Dünyada da ülkemizde de yıllar içinde hep müzik ve dans grupları çıkmıştır. Her yeni nesil kendi modasını, kendi müziğini, kendi dans stillerini yaratır. Ben bunu yaşama değer ve renk katan bir yenilenme olarak görmüşümdür.
Dünyada dansta John Travolta büyük bir üne kavuşurken ülkemizde de Tolga Han Dans Grubu büyük sükse yapmıştır.
Kızlar o akım gereği parlak taytlı, erkekler dar blue jean ve kolsuz tişörtlüydüler.
Bir de hem çok iyi dans edip hem de çok iyi şarkı söylemek vardır ki bu, büyük yetenek ve çaba ister.
Bunun en büyük öncülerinden biri James Brown, onun çok iyi takipçisi ise Michael Jackson’dur. Jackson neredeyse Brown’ın tüm figürlerini birebir kopyalamış, sonra da yeni bir tarz yaratmıştır. Kılığı, kıyafeti ve dansıyla Jackson belki de dünyanın en çok taklit edilen ünlüsü olabilir.
Yine bizim eve ve günümüze dönelim.
Kızlardan oluşan Manifest grubu birdenbire haklı bir üne kavuştu. Onları üne taşıyan yöntemler çok iyi kurgulanmıştı. Dolayısıyla konserleri de dolup taşmaya başladı.
Konu bizim mahalle olunca düşman aramaya gerek mi var canım!
“Kızlar açık saçıkmış, bu kızlar neslin ahlakını bozarmış.”
Bizim bürokrasi ve siyaset rahat durur mu?
Bir baktık, kızlar polis nezaretinde emniyete götürülüyor.
Bizimkisi gerçeklikten kopma, gerçek hayatta olup biteni görmeme ve adeta bir cinnet hâli.
Ülkede gerçekte olup biteni anlamak için en çok izlenen iki programa bakmamız yeter.
Müge Anlı ve Esra Erol’un programları eşlerini arayan kocalardan geçilmiyor.
Bu iki programcımız da sahiden işlerini çok iyi yapıyorlar. Kaçakları ve kaçakların kaçma nedenlerini şıp diye buluveriyorlar.
Kaçan kadınların çoğu iki-üç, hatta dört-beş çocuklu. Bir tanesi ise henüz beş aylık bebeğiyle kaçmış.
Tabii ki bu kadınlar sosyal medyada buldukları sanal kişiliklere âşık oluyor, onlardan etkileniyorlar. En uzun ilişki birkaç aylık. Yani kaçma eylemi için otuz ila altmış gün yazışmak, görsel göndermek ve konuşmak yeterli bir zaman.
Ama rekor, beş aylık bebek sahibi kızımızda.
O, iki gün yazışmış; üçüncü gün kahvaltı sofrasını öylece bırakıp Denizli’nin Acıpayam ilçesine kaçıvermiş.
Esra Erol:
“Kızım, nasıl güvendin? Katil çıkar, sapık çıkar, seni satar…”
Kızımız:
“Yok, öyle biri değil o.”
Zaten bu kadar güvenip inanmasa gider mi?
Bu vakalar tabii ki görünenin milyonda biri değildir. Yakalanmayanlar, ekrana yansımayanlar nicedir.
Şimdi elimizdeki duruma şöyle bir göz atalım.
Ailelerin temelini sarsan bu gibi olaylarda hiç Manifest izi var mı?
Tam tersi.
Kızların çoğu hiç açık saçık değil; hatta birçoğunun saçı bile kapalı.
Kayıp eşini arayan kocaların azımsanmayacak bir bölümü ise başkasının sıcak koynundan alınıp stüdyoya getirilmiş karısına:
“Yuvana dön, seni affettim,” diyebiliyor.
Birkaçının ise karısının ayaklarına kapandığını gördüm.
Toplum büyük bir zafiyet ve acziyet yaşıyor, bu aşikâr.
İşin en ilginç tarafı şu: Kaçaklar daha fazla refaha, daha fazla huzura kaçmıyor. Tam tersine, gittikleri ortam yaşadıkları yuvalarından çok daha berbat durumda.
Hayvan damında yaşamaya razı kadınlar var.
Yine azımsanmayacak bir bölümü giderken çocuklarını bırakıp takılarını ve ailenin birikimlerini yanlarında götürüyor.
Peki iki-üç çocuklu bu kadınların kaçmasına sebep olan erkekler kimler?
Bu ilişkiden nasıl bir gelecek ve o kadından nasıl bir eşlik bekliyorlar?
Gerçek bir gelecek ve yeni bir yuva beklentisi olduğunu hiç sanmıyorum.
Tamamen anlık ve dürtüsel.
Kışkırtılmış arzular, heyecan ve zevk.
Üzülerek söylüyorum, tüm canlılar âlemi gibi.
Gelsin, yatalım; biraz da para getirirse onu da yiyelim.
Sonrası mı?
Sonrası artık yeni dürtülere sağlık.
İnsanlarımızı bin dans grubu bozamaz.
Bozulmak öyle bir şey değil.
İnsanımızı eğitmiyoruz artık.
Şiirler, romanlar, el işleri, sanat, sanatkârlık, zanaat, zanaatkârlık nerede?
İlgi alanları, spor, dans…
İyi bir beden, kıvrak bir zekâ ve bununla gelen muhakeme yeteneği…
Biz ne yapıyoruz?
“Oo, kızımız büyüdü azıcık. Serpildi. Aman Manifest’e benzemesin. Bir manto, bir örtü yapalım, verelim kocaya. Evinin kadını olsun. Kırsın kıçını, namusuyla evinde otursun.”
Oturmuyorlar ağalar, oturmuyorlar.
Oturuyorlar da bir süre sonra canları sıkılıyor.
Müge Anlı’da karısını arayan bir adamı izlerken kendisi bir yandan başka bir adamla TikTok’laşıyor.
Oradan örnek almıyor.
Çünkü arzuları içinde kalmış ve üstüne üstlük muhakeme yeteneği hiç gelişmemiş.
Kadınlarımızı eğitelim.
Onlar bizim gelecek nesillerimizi yetiştirecekler.
Kendisi hiç değer görmemiş bir insan çocuklarına değer verir mi?
Onları eğitelim.
Sadece dürtüleriyle değil, akıllarıyla seçim yaptıkları eşler bulsunlar kendilerine. Güzel yuvalar kursunlar.
Akılları hür, vicdanları hür olsun.
Çünkü mesele kızların sahnede nasıl giyindiği değil.
Mesele, bizim çocuklarımızı hayata nasıl hazırladığımız.
Bir insanı eve kapatarak ahlaklı, üstünü örterek eğitimli, evlendirerek de mutlu yapamazsınız.
İnsana akıl vereceksiniz.
Muhakeme vereceksiniz.
Özgüven vereceksiniz.
Değer vereceksiniz.
Yoksa siz kapıyı kilitlediğinizi sanırsınız…
O, TikTok’tan çıkar gider.
Oturmuyorlar ağalar, oturmuyorlar.
