Amerika bir gün bir Çinliyi kovdu.

Adı Qian Xuesen’di.

Çin’de doğmuş, Amerika’da eğitim görmüş, havacılık ve roket teknolojisi konusunda dünyanın sayılı bilim insanlarından biri olmuştu.

Amerika’nın en önemli üniversitelerinde çalıştı. Jet Propulsion Laboratory’nin kuruluşunda yer aldı. Amerikan ordusuna danışmanlık yaptı. Roketler, füzeler, uzay çalışmaları…

Yani Amerika’nın geleceğini kuran adamlardan biriydi.

Sonra dünya değişti.

Soğuk Savaş başladı.

Komünizm korkusu Amerika’yı sardı. Qian Xuesen ’in Çinli olması, geçmişte bazı sol çevrelerle ilişkisinin bulunduğuna dair iddialar şüphe için yeterli görüldü.

Önce güvenlik izni iptal edildi.

Sonra çalışması engellendi.

Bir süre gözaltından tutuldu ve ardından yıllarca ciddi seyahat kısıtlamaları ve gözetim altında yaşadı.

Yıllar boyunca Çin’e dönmek istedi; ancak ABD makamları onun ülkeyi terk etmesine izin vermedi.

Ve sonunda ABD ile Çin arasındaki diplomatik görüşmeler sonucunda seyahat yasağı kaldırıldı ve Eylül 1955’te Çin’e döndü.

Belki de o gün Washington’da birileri rahat bir nefes aldı.

“Bir komünistten daha kurtulduk” diye düşündüler.

Oysa kurtuldukları adam birkaç yıl sonra Çin’in roket ve füze programının başındaki isimlerden biri olacaktı.

Çin’in balistik füze programında, uzay çalışmalarında ve uydu teknolojisinde onun büyük payı oldu.

Amerika bir adamı gönderdi.

Çin bir gelecek kazandı.

İşte devlet yönetiminde bazı hatalar böyledir.

Yapıldığı gün küçük görünür.

Hatta doğru karar verdiğinizi bile sanırsınız.

Bazen sistemi koruyayım derken, bazen koltuğu koruyayım derken, bazen ekonomiyi toparlayayım derken öyle bir hata yapılır ki o ülke biter.

Yüz yılda geldiği noktadan iki yüz yıl geri gider.

Çünkü devletlerin yaptığı bazı yanlışların geri dönüşü yoktur.

Bir insan yanlış karar verir, kendi hayatından birkaç yıl kaybeder.

Bir şirket yanlış karar verir, para kaybeder, pazar kaybeder, hatta batar.

Ama bir devlet yanlış karar verdiğinde bedelini bazen daha doğmamış çocuklar öder.

Nesiller öder.

Bir bilim insanını kaybedersin.

Bir öğretmeni kaybedersin.

Bir sanatçıyı kaybedersin.

Bir mühendisi kaybedersin.

Bir girişimciyi kaybedersin.

“Gitsin” dersin.

Gider.

Mesele onun gitmesi değildir.

Mesele, gittiği yere ne götürdüğüdür.

Bilgisini götürür.

Tecrübesini götürür.

Aklını götürür.

Hayallerini götürür.

Ve sen yıllar sonra dönüp bakarsın:

Adam gitmiş, başka bir ülkenin geleceğini kurmuş.

Sen hâlâ neden geri kaldığını tartışıyorsundur.

Şirketlerde de görürüz bunu.

En iyi adamını küstürürsün, rakibine gider. Yıllar sonra rakibinin nasıl bu kadar büyüdüğünü düşünürsün.

Cevabı basittir: Sen gönderdin.

Ülkelerin kaderi sadece savaş meydanlarında değişmez.

Bazen bir imzayla değişir.

Bazen bir yasayla.

Bazen yanlış bir ekonomi kararıyla.

Bazen liyakatsiz bir atamayla.

Bazen de bir bilim insanına:

“Sen artık burada istenmiyorsun” demekle.

Sonra yıllar geçer.

Dönüp karşında büyüyen ülkeye bakarsın.

Onu büyüten adamlardan biri kimdir, biliyor musun?

Kendi eliyle gönderdiğin insandır.