Ted Kaczynski 16 yaşında Harvard’a girdi.
Çocuk denecek yaşta…
Zekiydi. Matematiğe olağanüstü yetenekliydi. Okumak, öğrenmek, düşünmek için dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin kapısından içeri girdi.
İnsanlığın en iyi icadı kitap, en kötü icadı okul mudur?
Ağır bir söz. Üstelik haksızlık da içeriyor. Çünkü insanı yetiştiren, bilimin kapısını açan da okul.
Ama Kaczynski’nin hikâyesi insana şu soruyu sorduruyor:
Bir genç okula ne olmak için girer, oradan ne olarak çıkar?
Harvard’da öğrenciyken psikolog Henry Murray’nin yürüttüğü deneylere katıldı. Öğrencilerin düşünceleri ve inançları sorgulanıyor, ardından yoğun eleştiri ve psikolojik baskı altında verdikleri tepkiler inceleniyordu.
Bugünden geriye bakıp “Unabomber’ı bu deney yarattı,” diyemeyiz.
Ama başka bir soru sorabiliriz:
Bilim, karşısındaki insanı yalnızca “denek” olarak görmeye başladığında ne olur?
Kaczynski daha sonra başarılı bir matematikçi oldu, üniversitede ders verdi. Ardından akademiyi bıraktı ve Montana’da küçük bir kulübeye çekildi.
Modern teknolojiye ve sanayileşmeye karşı giderek radikalleşti. Ona göre insan, kendi yarattığı teknolojik sistemin efendisi değil, kölesi olmuştu.
Sonra düşünmekle yetinmedi.
Bombalar yaptı.
1978’den 1995’e kadar süren saldırılarında üç insan öldü, çok sayıda insan yaralandı.
Burada tartışılacak bir şey yok:
Bir düşüncenin doğru sorular sorması, o düşünce adına insan öldürmeyi haklı çıkarmaz.
Fakat hikâyenin ürkütücü tarafı başka.
Bir zamanlar başkalarının deneyinde nesne olan genç, yıllar sonra başka insanların hayatları üzerinde karar verme hakkını kendinde gördü.
Profesör bilimin gücüne güveniyordu.
Kaczynski kendi zekâsına.
İkisi de bir noktada aynı tehlikeli cümleye yaklaştı:
Ben bilirim.
Kaczynski yıllarca yakalanmadı. Manifestosunda asıl düşmanının bilimden çok, insan hayatına hükmeden teknolojik-sanayi sistemi olduğunu anlatıyordu.
Ama sonunda karşı çıktığı şeye kendisi dönüştü:
İnsana rağmen insanlığın geleceğine karar veren birine.
Unabomber’ın hikâyesini anlatan filmi izlerken benim aklım ise profesörüne gönderdiği, Moby Dick’i hatırlatan o mesajda kaldı:
“Kendini çok yüce görürsün ama deniz bir gün senden intikamını alır.”
Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, bulunduğu yüksekliğin kendisine ait olduğunu sanmasıdır.
Profesörsen bilimin sahibi olduğunu…
Patronsan şirketin sahibi olduğunu…
Çok zekiysen hakikatin de sahibi olduğunu sanırsın.
Oysa deniz oradadır.
Hayat oradadır.
Zaman oradadır.
Bugün küçümsediğin çocuk yarın büyür. Kobay dediğin öğrenci yıllar sonra karşına çıkar. “Ben yaptım oldu,” dediğin şey, hesabı ödenmemiş bir fatura gibi önüne konabilir.
Peki, bu gerçek hikâyeyi başından sonuna bilen kaç kişi yalnızca Kaczynski’ye kızabilir?
Üç insanı öldüren bir katile elbette kızarsın.
Ama hikâyeyi öğrendikçe sorular çoğalıyor.
İnsanı denek seviyesine indiren anlayışı da sorguluyorsun.
İnsanı kendi yarattığı teknolojinin parçasına dönüştüren sistemi de.
Ve en sonunda yine Kaczynski’ye dönüyorsun.
Çünkü kendisine yapılanı sorgulayan o parlak genç, yıllar sonra başkalarına çok daha kötüsünü yaptı.
Belki trajedi tam burada:
Zulme uğramak insana her zaman zulme karşı çıkmayı öğretmiyor.
Bazen yalnızca gücü ele geçirmeyi öğretiyor.
Moby Dick’te insan denize hükmettiğini sanır.
“Gemiyi ben kullanıyorum, rotayı ben çiziyorum, dümeni ben tutuyorum,” der.
Sonra bir dalga gelir.
Ve deniz ona kimin büyük olduğunu hatırlatır.
Bizim eskiler Moby Dick okumadan da meseleyi çözmüşler:
Böbürlenme padişahım…
Senden büyük Allah var.