İstihbaratçı bir dostum, gay ilişki yaşadığını belgeledikleri bir CIA şefinin;

“Yönetim benim gay olduğumu biliyor, ben bu görüntüler için vatanımı satmam.”

dediğini söylemişti.

O gün anladım ki iş vatan sevgisi ise her şey teferruatmış.

Bu bizim için geçerli mi?

Hayır!

Bizim için asla geçerli değil.

Çünkü biz o görüntülerin yayılması yerine dünyanın paramparça olmasını yeğleriz. Kıyamet kopsun, kimse görmesin isteriz.

Bu yüzden birçok vatansever dediğimiz insanımız diz çöktü ve ülkeyi terk etti. Bunların içinde milletvekillerimiz de vardı.

“Bu benim özelim. Ben vatanseverim, yayınlayın ulan!” diyemediler.

Çünkü birçoğunun görüntüsü eşiyleydi.

Charlie Wilson’un Savaşı filmini izlerken geldi bunlar aklıma.

Gizlemek isteriz en özelimizi ama bir hain gelir, o en gizlimizi çalar ve belgeler.

En zayıf yanımızdan gol yeriz.

İstihbarat örgütlerinin işi de bu zafiyetlerledir. Oradaki açıklığı görür, oradan yüklenirler.

Film bir komedi aslında. İstihbarat örgütlerinin, ülkelerin gizli servislerinin yaptıklarını o kadar açık seçik sergiliyor ki acaba bu filmi izlerken kekleniyor muyum diye de düşünmekten alamıyorum kendimi…

Charlie Wilson da zaafları olan bir adam.

Kadınlar, içki, eğlence, güç, gösteriş…

Öyle kusursuz, dört dörtlük, vatan millet diye dolaşan bir kahraman değil. Tam tersine açıkları olan, açıklarını da pek saklamayan bir adam.

Belki de onu güçlü yapan tarafı biraz da bu.

Çünkü saklamadığın şeyden kolay kolay vurulamıyorsun.

Filmin bir başka önemli adamı CIA görevlisi Gust Avrakotos. O da başka türlü bir adam. Kaba, küfürbaz, hırslı, öfkeli… Onun da zaafları var. Ama o zaaflarını işine karıştırmadığı sürece sistemin içinde yürüyebiliyor.

Sonra Afganistan geliyor.

Sovyetler geliyor.

Silahlar, paralar, Pakistan, CIA, siyasetçiler, gizli görüşmeler…

Bir bakıyorsunuz insanların kişisel zaaflarıyla başlayan hikâye, ülkelerin zaaflarına kadar uzanıyor.

Çünkü ülkelerin de zaafları var.

Korkuları var.

Hırsları var.

İntikamları var.

Düşmanları var.

İnsan nasıl zaafından yakalanıyorsa devletler de aynı yerden yakalanıyor.

Filmde Amerika’nın derdi Afganistan değil aslında.

Sovyetler’in Afganistan’da yenilmesi.

Ve başarıyorlar.

Charlie Wilson parayı buluyor. CIA silahı buluyor. Pakistan yolu açıyor. Afganlar savaşıyor. Sovyetler çekiliyor.

Zafer!

Peki sonra?

İşte bence filmin asıl meselesi burada başlıyor.

Savaşmak için milyonlarca dolar bulabilenler, savaş bittikten sonra okul yapmak, hayatı yeniden kurmak için aynı iştahı göstermiyor.

Silah vermek kolay.

Silahı verdikten sonra o silahın bir gün nereye döneceğini düşünmek zor.

Bir insanın zaafının sonucu bazen sadece kendisini vurur.

Bir devletin zaafının sonucu ise nesilleri vurur.

Hırs da bir zaaftır.

Güç tutkusu da.

“Düşmanım yenilsin de sonrası ne olursa olsun.” demek de.

Belki Afganistan’da yapılan en büyük hata buydu.

Sovyetler yenildi.

Ama hikâye bitmedi.

Çünkü tarih, filmler gibi jenerik akınca sona ermiyor.

Bugün dönüp baktığımızda anlıyoruz ki zaaf sadece içki, kadın, para, seks ya da gizli bir ilişki değildir.

Bazen en büyük zaaf, insanın kendisini çok güçlü sanmasıdır.

Bazen kazandığını sanmasıdır.

Bazen de yarını düşünmeden bugünkü düşmanını yenmek istemesidir.

İstihbarat örgütleri insanın zaafını bulur.

Siyaset devletlerin zaafını bulur.

Tarih ise ikisinin de hesabını görür.

Charlie Wilson’un Savaşı bittiğinde ben kahramanlık hikâyesinden çok bunu düşündüm.

Bir adam zaafını saklamazsa belki kurtulur.

Bir ülke zaafını göremezse bedelini yıllarca öder.

Galiba mesele zaaflarımızın olması değil.

Hepimizin var.

Mesele, o zaafların bizi nereye kadar yönetebildiği.

Çünkü insan da devlet de en kolay, kendisine hâkim olamadığı yerden teslim alınır.

Ve galiba asıl güç, zaafsız olmak değil; zaafını bilmek, onunla yüzleşmek ve kimsenin eline silah olarak vermemektir.

Esen kalın sevgili dostlarım.