
P harfi deyince insanın aklına önce Peygamber gelir.
Zaten GAP coğrafyasında gezerken bir yerden sonra tarihle değil, zamanın kendisiyle yürüdüğünüzü hissedersiniz.
Öyle yerler vardır ki “insan eli değmiş” dersiniz.
Öyle yerler vardır ki “Allah’ın eli değmiş” dersiniz.
Şanlıurfa işte biraz böyledir.
“Peygamberler Şehri” derler ona. Bu unvanı da boşuna almamıştır.
Hz. İbrahim’in ateşe atıldığına inanılan Balıklıgöl’ün kıyısında durduğunuzda, ister inanın ister inanmayın, havadaki o derinliği hissedersiniz. Bir şehir düşünün; efsanesiyle, inancıyla, tarihiyle binlerce yıldır ayaktadır.
Sadece Hz. İbrahim değil.
Hz. Eyyüp burada sabrın sembolü olmuştur.
Hz. Elyesa’nın makamı buradadır.
Hz. Şuayb’ın hatırası bu topraklardadır.
Her adımda başka bir rivayet, başka bir hikâye çıkar karşınıza.
Sonra Harran’a geçersiniz.
O meşhur konik kubbeli evlerin arasında dolaşırken insan kendini tarihin içinde hisseder. Dünyanın ilk üniversitelerinden biri burada kurulmuş. Astronomi çalışılmış, matematik çalışılmış, felsefe konuşulmuş.
Bugün bile taşların arasında dolaşırken geçmişin ayak seslerini duyarsınız.
Ve sonra dönüp düşünürsünüz.
İnsanlık neden hep bu coğrafyaya gelmiş?
Neden ilk şehirler burada kurulmuş?
Neden ilk inançlar burada filizlenmiş?
Neden ilk hikâyeler burada anlatılmış?
Çünkü burası Mezopotamya’dır.
Çünkü burası insanlığın çocukluk yıllarının geçtiği yerdir.
Fırat ve Dicle’nin kucakladığı sularıyla bereketlendirdiği o muhteşem coğrafya. Adam diksen adam çıkar tabiri tam da buraya uyar.
Büyük Ortadoğu Projesi yutturmacası burayı yutmak için uydurulmuş koskoca bir yalandır. Aymazsak, çok uzak olmayan bir gelecekte, emin olun yalamadan yutulur.
Ama GAP sadece Urfa değildir.
Yol sizi bir süre sonra Diyarbakır’a götürür.
Ben Diyarbakır’a ayrı bir parantez açmalıyım. Boşuna buraya Güneydoğu’nun Paris’i dememişler.
Sur içindeki sokaklarında yürüyün, ne demek istediğimi anlarsınız.
Siyah bazalt taşından yapılmış o görkemli surlar, hanlar, kiliseler, camiler, avlular ve taş konaklar insana bambaşka bir şehirde olduğunu hissettirir.
Diyarbakır’ın kendine has bir asaleti vardır. Bir vakarı vardır. Bir de misafirperverliği.
Suriçi’nde bir kahve içersiniz, kırk yıllık dost muamelesi görürsünüz.
Çarşı içinde küçük bir kahvenin önünde dört tabure vardı. Biri doluydu. Yorgunduk, tek tabureyi işgal eden birinden izin isteyip yanına oturduk. Adı Hacı Selim’miş. Beş dakika sonra can ciğer kuzu sarması olduk. Ben sıcakkanlıyımdır ama Diyarbakır’da kanım fokur fokur kaynadı. Çay söyledik üç-beş, o incecik simitten söyledik üç-beş. Yedik, içtik dinlendik. Hadi şimdi sıkıysa hesap öde.
Ah benim canım insanım. Kürdüm, Türküm, Çerkezim…
Benim güzel insanım.
Bazen bir esnafa yol sorarsınız, yarım saat sohbet eder ayrılırsınız. İnanın bu Özbekistan’da da, Azerbeycan’da da, İran’da da böyledir. Gittim, gördüm, yaşadım.
Diyarbakır’da dar ve kısa çarşının içinde dört Ayaklı Minare’nin altında durursunuz. Ulu Cami’nin avlusunda oturursunuz. Hevsel Bahçeleri’ne bakarsınız.
Dicle ağır ağır akarken şehrin binlerce yıllık hikâyesi gözünüzün önünden geçer.
Sonra anlarsınız ki GAP denilen şey aslında bir gezi değildir. Bir memleketin hafızasıdır.
Güney Doğu Anadolu Projesi Dicle adındaki vahşi bir kısrağı dizginleyip, ehlileştirip sonsuza dek faydalanma projesidir.
Gaziantep’te mücadeleyi görürsünüz.
Şanlıurfa’da inancı.
Mardin’de sabrı.
Midyat’ta kültürü.
Hasankeyf’te hüznü.
Diyarbakır’da asaleti.
Ve bütün bu yolculuğun sonunda cebinizde birkaç fotoğraf, telefonunuzda birkaç video kalmaz.
Biraz daha kemale ermiş, biraz daha paklanmış olarak bulursunuz kendinizi.
İşte GAP’ın P’si biraz da pusuladır.
Peygamberlerin yürüdüğü yollarda insanın kendini yeniden bulmasıdır.
Ben Mardin’e Midyat’a kıyamam. Hasankeyf’i nasıl atlarım.
Hadi onlar da GAP’ın bonusu olsun.
GAP’IN 2 M’Sİ, 1 H’sinde görüşmek üzere sevgili okurlarım.