Emily Mary Osborn’un 1857’de çizdiği “İsimsiz ve Kimsesiz” adlı tabloya bakıyorum.

Bir kadın…

Bir çocuk…

Ve sadece bir an.

Öncesini bilmiyoruz. Sonrasında ne olacağını da.

Belki de zaten tablonun bütün gücü burada. Ressam bize bir hayatı değil, o hayatın içinden yalnızca bir anı bırakmış.

Düşünüyorum da hayatlarımız da böyle değil mi?

Bir sürü “an”dan oluşuyor.

Ve o anlarda ya biz birileri için karar veriyoruz ya da birileri bizim için karar veriyor. Bazen verdiğimiz küçücük bir karar yıllar sonra hayatımızın yönünü değiştirmiş oluyor. Bazen de bizim hiç haberimiz olmadan verilen bir karar, bütün hikâyemizi başka bir yere sürüklüyor.

Tıpkı bu tablodaki o an gibi.

Bizim de böyle anları ve o anların anlamını taşıyan fotoğraflarımız var.

Eskiden o fotoğraflar elimizdeydi.

Somuttu.

Bir albümün arasında, bir çekmecenin içinde, bazen bir kitabın sayfaları arasında saklanırdı. Sararırdı, kenarları kıvrılırdı ama dururdu.

Çünkü o fotoğraf yalnızca bir fotoğraf değildi.

Bir andı.

O fotoğrafı kaybetmek, o anıyı kaybetmekle; o anıyı kaybetmek de neredeyse geçmişimizin küçük bir parçasını kaybetmekle eşdeğerdi.

Bu yüzden çok kıymetliydiler.

Şimdi ise cebimizde binlerce fotoğraf taşıyoruz.

Telefonlarımız bir sürü anla dolu.

Çocuklarımız, torunlarımız, dostlarımız… Gittiğimiz yerler, oturduğumuz sofralar, güldüğümüz insanlar… Bir deniz kenarı, bir doğum günü, artık hayatta olmayan birinin yüzü…

Binlerce an.

Ama tuhaf bir şekilde, çoğaldıkça kıymetleri azalıyor.

Sonra telefon bir gün bize iki kelimelik bir emir veriyor:

“Hafıza dolu.”

Ve biz oturup hafızamızı boşaltıyoruz.

Elimizle.

Parmaklarımızla.

Hür irademizle.

Fotoğrafları siliyoruz.

Yani anılarımızı.

Yani geçmişimizi.

Bir çırpıda.

Üstelik o geçmişin içinde ne olduğu da pek fark etmiyor artık.

Çok güzel bir gün de olabilir.

Bir aşk da.

Bir dostun kahkahası da.

Bir keder anı da.

Artık göremeyeceğimiz bir yüz de…

Parmağımız ekranda biraz sağa, biraz sola gidiyor.

Sil.

Belki de çağımızın en garip tarafı bu.

İnsanlık tarihinde hiçbir zaman bu kadar çok anı biriktirmedik.

Ve hiçbir zaman onları bu kadar kolay çöpe atmadık.

Mary Osborn, 1857’de tek bir anı resmetmiş.

Aradan neredeyse iki asır geçmiş, hâlâ duruyor.

Biz ise dün çektiğimiz fotoğrafı siliyoruz.

Çünkü hafıza dolu.

Evet…

Hafıza dolu.

Hafızalarımız dolu.

Ama anılarımız artık eskisi kadar kıymetli değil.

Ama galiba mesele hafızanın ne kadar dolu olduğu değilmiş.

İçindekilerin ne kadar kıymetli olduğuyla ilgiliymiş.