Sever misiniz film izlemeyi?

Kim sevmez ki demeyin. Oturup sabırla bir filmi sonuna kadar izleyemeyen bir sürü insan tanıyorum.

Ben çok severim. Kesin bir tarzım da yoktur. Ama belli başlı filmler vardır ki bıkıp usanmadan yeniden izlerim.

Birçoğumuza aynı filmi tekrar tekrar izlemek zaman kaybı, hatta saçmalık olarak gelebilir. Bana ise tam tersi, bir ödevmiş gibi gelir. Çünkü her seferinde mutlaka yeni bir şey bulur, daha önce fark etmediğim bir ayrıntı yakalar, yeni bir duyguya kapılırım.

Bazen film değişmez ama filmi izleyen insan değişir.

Dün Seven’ı (YEDİ) yeniden izlerken de aynı şey oldu.

Meğer onlarca yıl içinde yalnızca hayatlarımız değil, suçlarımız, suçlularımız, hatta suçluyu arama yöntemlerimiz bile değişmiş.

İzleyenler bilirler. Morgan Freeman ve Brad Pitt’in başrollerini oynadığı Seven, yedi ölümcül günahı kendisine rehber edinmiş bir seri katilin peşindeki iki dedektifin hikâyesidir.

Filmi ilk izlediğimde ve sonraki beş tekrarında fark etmediğim bir ayrıntı bu kez aklıma takıldı.

Neden şimdi fark ettim?

Filmin kırılma noktalarından birini hatırlayalım.

Dedektifler, katilin kimliğine ulaşmak için kütüphanelerden ödünç alınan kitapların kayıtlarını araştırırlar. Daha doğrusu, FBI’ın belirli kitapları ödünç alan kişilerle ilgili tuttuğu kayıtlardan yararlanırlar.

Nazi Almanyası, bomba yapımı, seri cinayetler ve benzeri konulardaki kitapları isteyen okurların izini sürerler.

Ve sonunda bir isme ulaşırlar.

John Doe!

İşte katil odur.

Burada duralım.

Bir insanın okuduğu kitaplar, onun kimliğine ulaşmak için birer ipucuna dönüşmüştür. Bir zamanlar bilgiye ulaşmak için gittiğimiz kütüphaneler, aynı zamanda insanların ilgi alanlarının kaydedildiği yerlerdir.

O yıllarda bir insanın ne düşündüğünü anlamak için ne okuduğuna bakmak gerekiyordu.

Peki ya bugün?

Bugün kütüphaneler giderek eski işlevlerini kaybediyor. Bir kısmı neredeyse nostalji mekânlarına dönüştü. Kitapların yerini ekranlar, kütüphane fişlerinin yerini dijital kayıtlar aldı.

Artık bir insanın neyi merak ettiğini öğrenmek için hangi kitabı ödünç aldığına bakmak gerekmiyor.

Hangi internet sitelerine girmiş? Hangi konuları araştırmış? Kimlerle yazışmış? Nerelere gitmiş? Ne satın almış?

Üstelik yalnızca ne yaptığını değil; ne zaman, nerede ve ne kadar süreyle yaptığını da kaydedebilen bir teknoloji var elimizde.

Eskiden suç mahallinde bir parmak izi aranırdı. Şimdi parmak izinin yanında dijital izler de aranıyor.

Bir cep telefonu, bir baz istasyonu kaydı, bir güvenlik kamerası, bir banka hareketi…

Hatta suçlu, cebindeki telefonuyla kendi aleyhine tanıklık ediyor.

Düşünsenize!

Eskiden bir insanı takip etmek için arkasına polis takılırdı. Şimdi kendi cebinde taşıdığı cihaz, gerekli yasal izinlerle incelendiğinde, onun nerelerde bulunduğunu anlatabiliyor.

Eskiden bir suçlunun fotoğrafını gazetelere basar, görenlerin ihbar etmesini beklerdik. Şimdi yüz tanıma sistemleri binlerce görüntüyü kısa sürede tarayabiliyor.

Eskiden fidye isteyen bir adam mektup yazar, gazete kupürlerinden harf keser, parmak izi bırakmamaya çalışırdı. Şimdi şifreli mesajlar, sahte hesaplar, kripto paralar var.

Teknoloji geliştikçe suçluyu yakalama yöntemleri de gelişiyor.

Ama aynı teknoloji suçlunun da elinde!

Bir zamanlar bir insanın sesini taklit etmek büyük bir yetenek isterdi. Bugün yapay zekâyla birkaç saniyelik ses kaydından onun sesine benzeyen konuşmalar üretilebiliyor.

Bir annenin telefonuna, çocuğunun sesiyle yardım isteyen bir mesaj gelebiliyor.

Bir insan hiç söylemediği sözleri söylemiş, hiç bulunmadığı bir yerde bulunmuş gibi gösterilebiliyor.

Eskiden sahte belge düzenlenirdi. Şimdi sahte insanlar yaratılabiliyor.

Bir zamanlar banka soymak için silaha, maskeye, kaçış arabasına ihtiyaç vardı. Şimdi dünyanın öbür ucundan bir bilgisayarın başına oturarak insanların hesaplarına saldırılabiliyor.

Suçun coğrafyası bile değişti.

Ama benim asıl dikkatimi çeken bunların hiçbiri değil.

Asıl mesele şu:

Suçluyu bulmak giderek kolaylaşırken suçu önlemek neden hâlâ bu kadar zor?

Üstelik elimizde insanlık tarihinin belki de en gelişmiş bilgi ve iletişim araçları varken!

Eskiden bir cinayet işlendiğinde insanlar gazetelerde okur, radyolardan dinlerdi. Bugün bir cinayetin görüntüleri dakikalar içinde milyonlarca insanın telefonuna ulaşabiliyor.

Bir suçlu, sosyal medyada binlerce takipçiye sahip olabiliyor. İşlediği suçla ün kazanabiliyor. Hatta kendisine hayranlık duyan insanlar bile çıkabiliyor.

Bir zamanlar toplumdan saklanmaya çalışan suçlu, bugün bazen kameraların karşısına geçmek için can atıyor.

Çünkü görünür olmak, kimi insanlar için yaptıkları işin niteliğinden daha önemli hâle geldi.

Öyle bir dünyaya doğru gidiyoruz ki bir insanın ne kadar tanındığı, neden tanındığının önüne geçebiliyor.

Bir bilim insanının yıllarca çalışarak elde edemediği şöhreti, bir başkası işlediği korkunç bir suçla bir gecede elde edebiliyor.

Elbette her suçlu yüceltilmiyor, her toplum suça kayıtsız kalmıyor. Ama suçun bir gösteriye dönüştürülmesi, üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir mesele.

Bir de işin başka bir tarafı var.

Bugün teknoloji sayesinde yalnızca suçlular değil, hepimiz izlenebilir durumdayız.

Hangi kitabı okuduğumuz, hangi düşünceyi araştırdığımız, hangi siyasi görüşü merak ettiğimiz, hangi hastalığın belirtilerine baktığımız…

Hepsi birer dijital iz bırakabiliyor.

Peki bir insanın bir konuyu araştırması, o konuyla ilgili suç işlemeye niyetlendiği anlamına mı gelir?

Elbette hayır.

Bir yazar cinayet romanı yazmak için zehirleri araştırabilir. Bir tarihçi Nazi Almanyası üzerine yüzlerce kitap okuyabilir. Bir gazeteci terör örgütleriyle ilgili araştırmalar yapabilir.

Bunların hiçbiri o insanları suçlu yapmaz.

İşte burada Seven’ın yıllar sonra bana düşündürdüğü ikinci mesele çıkıyor karşıma.

Suçluyu bulmak için geliştirdiğimiz yöntemler, masum insanların özgürlüğünü tehdit etmeye başlarsa ne olacak?

Bir zamanlar kütüphaneden aldığımız kitaplar üzerinden fişlenmekten korkarken bugün kendi ellerimizle hayatımızın neredeyse tamamını dijital ortama teslim ediyoruz.

Hem de çoğu zaman gönüllü olarak!

Ne tuhaf değil mi?

Bir tarafta suçluları yakalamak için giderek akıllanan sistemler, diğer tarafta bu sistemlerin gözetiminde yaşayan insanlar.

Bir tarafta yapay zekâ, diğer tarafta hâlâ ilkel dürtülerinden kurtulamamış insan zekâsı.

Bir tarafta suçla mücadele, diğer tarafta suçu seyirlik bir eğlenceye dönüştüren anlayış.

Bütün bunları düşünürken filmin finali geliyor aklıma.

John Doe’nun amacı yalnızca insan öldürmek değildir. Kendi sapkın düşüncesini topluma anlatmak, herkesi kurduğu oyunun bir parçası hâline getirmektir.

Ve sonunda dedektifi bile kendi planının içine çekmeyi başarır.

Aslında bugün de benzer bir tehlikeyle karşı karşıyayız.

Suçlu yalnızca suç işlemekle kalmıyor. Bazen hepimizi kendi sahnesine davet ediyor. Biz de merakla izliyor, paylaşıyor, yorumluyor ve farkında olmadan o sahnenin seyircileri hâline geliyoruz.

Suçlu yakalansa bile gösteri devam ediyor.

Oysa teknoloji bize suçluyu bulmanın yollarını öğretirken insanlık, suçun neden işlendiği sorusuna hâlâ yeterli cevap bulabilmiş değil.