Geçen yazımda, 1939 yılına ait 1001 Roman dergisinde Ömer Seyfettin’in “Teke Tek” isimli hikâyesine rastladığımı belirtmiş ve Ömer Seyfettin’in acıklı hayat yolculuğunu da anlatmıştım. Hikâyenin yararlandığım kısmını aşağıya alıyorum:

Bosna Beyi ile Semendire Beyi’nin askerleri haftalardır “Yayçe”yi sarmışlar, kumandanlarının gelmesini bekliyorlardı. Dinmez yağmurların, çılgın fırtınaların döve döve yosunlattığı tekir duvarlı büyük kale, kuvvetine emindi. Ne kapısında ne bedenlerinde kimse görünüyordu. Burçlarında sallanan bayraklar olmasa, bomboş bir kaya yığını sanılacaktı.

İki ok atımı ötede kurulu beyaz çadırların önünde, yere serili siyah kebelere oturmuş genç voyvodalar, ihtiyar bir zabitin anlattıklarını dinliyorlardı.

— Benim büyükbabam burada şehit oldu, dedi.

— Geçen sefer sarıldığı zaman mı?

— Ne geçen seferi?

Burada ihtiyar zabit aradaki kısımları anlatır, akıncılara bilgi verir ve o ana gelir:

Cem, muharebe için yaratılmıştı. Geçen muhasarada bir gün, yine işte buracıkta oturmuş, yoldaşlarla sohbet ediyorduk. Cem dedi ki:

“Benim canım sıkılıyor. Vuruşmak istiyorum.”

Sonra:

“Haydi gelin, düşmanın baş muharibini teke tek kavgaya çağırayım. Kabul ederse eğleniriz” dedi.

Ben, maksadın kendi gücümüzü, kuvvetimizi göstermek olmadığını söyledim. Meramımız hep birden kaleyi almaktı. Vazgeçirmeye çalıştım. Lafımı dinletemedim. Kalktık, arkasından gittik. Kaleye yaklaşınca Cem, atını oynatarak:

“İçinizden kendine güvenen varsa işte meydan... Teke tek dövüşelim” diye haykırdı.

Kaleden “Var, var” diye bağırdılar. Biraz sonra kalenin kapısı açıldı. Bir atlı çıktı. Bu, muhafızların kumandanı “Blas Şeri” idi. Tepeden tırnağa kadar zırhlar giymişti. Atı da zırhlıydı. Cem kılıcını çekmedi, mızrağı sallıyordu. Birbirlerine hücuma başladılar.

— Blas Şeri ne kullanıyordu?

— Kılıç...

— Mızrağa karşı kılıç olur mu?

— O vakit biz de buna şaştık. Bu adam gayet iri, gayet kuvvetli bir muharipti. Ama Cem ondan daha iri, daha genç, daha çevikti.

— Cem’in zırhı yok muydu?

— Vardı. Ama yalnız göğsünde... Berabere kalacaklardı. Bu esnada nasıl oldu göremedik. Çat etti, Cem’in mızrağı kırıldı. Kılıcına davranmaya meydan kalmadı. Blas Şeri, dizine öyle bir kılıç indirdi ki...

— Oh, nasıl söyleyeyim. O anda sol bacağı, mahmuzu ve çizmesiyle beraber yere düştü. Biz koştuk. Atın başını tuttuk. Kendisini aşağı aldık. Blas Şeri, “Hurra, hurra” diye kendisini alkışlayan kaleye girdi.

Yıllar sonraki bu muhasarada, dinleyenlerden biri, kale önündeki akıncılardan Kasım Voyvoda ortaya çıkar ve teke tek dövüşmek için bir düşman ister. Jan Hobordanski adında dev gibi bir düşman askeri çıkar. Yapılan dövüş efsanevi bir dövüştür. Okurlarım isterlerse bunu “Teke Tek” isimli hikâyeden okuyabilirler. Kasım Voyvoda, Jan Hobordanski’yi bir daha savaşamayacak hâle getirerek yener.

Neden bunları yazdım?

Bugünlerde 1939 yılına ait 1001 Roman mecmuasını bulmuş ve burada “Beyaz Atlı Sipahi” isimli romanla karşılaşmıştım. Roman, Mohaç Savaşı sırasında geçiyor ve Sipahi Cem, Kanuni’nin yanında savaşıyordu.

İşte bu Cem, Ömer Seyfettin’in yukarıdaki hikâyesindeki Cem idi.

Çok enteresan geldi bana.

İlk defa, 1920 yılında vefat eden Ömer Seyfettin’in bir hikâyesi 1939 yılında bir romanla devam ediyordu. Ne diyelim? Türk tarihinin şanlı günleriydi bu anlatılanlar.

Yazar, Ragıp Şevki Yeşim. Eser ise “Beyaz Atlı Sipahi” adlı bir romandı.

Ragıp Şevki Yeşim, 1910 yılında doğmuş, 1971 yılında vefat etmiş, özellikle tarihî romanlar yazmış bir yazarımızdı. Yukarıda da belirttiğim gibi bir eserinde Ömer Seyfettin’in “Teke Tek” isimli eseriyle bağlantı kurarak “Beyaz Atlı Sipahi” isimli romanını 1939 yılında haftalık bir dergide yayımlamış ve okurlarına sunmuştur.

“Beyaz Atlı Sipahi” romanında Akıncı Cem, Ömer Seyfettin’in eserinde olduğu gibi Blas Şeri ile teke tek dövüşüyor ve bacağından yaralanarak dövüşü kaybediyor. Bacağı daha sonra iyileşen Cem’in hikâyesi bu romanda devam ediyor. “Beyaz Atlı Sipahi”, Kanuni devrine ve Mohaç’a odaklanmasına rağmen anlatının merkezinde Sipahi Cem ve âşık olduğu yabancı kadınlarla yaşadığı maceralar yer alıyor.

Bu yazımda, Cumhuriyetin ilk 15-20 yılında yazılan romanlardan biri ile bu romanın yazılmasına fikir veren bir hikâyeyi ele aldım. Bunun ne kadar güzel bir tesadüf olduğunu veya bilinçli şekilde kurulmuş bir bağlantı olup olmadığını işlemeye çalıştım.

Ben, 1920-1940 yılları arasındaki roman, hikâye ve yayınlara bir şekilde ulaştığımda her zaman yeni, yepyeni olaylarla karşılaştım. Bu sebeple yazılarımda bunları siz sevgili okurlarıma sunmak istedim.

Özellikle yakın tarihimizin bu dönemini okurlarımın ve araştırmacıların çok daha yakından araştırmasını, incelemesini; bu devre ait araştırma, roman ve hikâyelerin artmasını, Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılının daha yakından tanınmasını şiddetle tavsiye ediyorum.

Yazılarımla bir iki kişinin bile bu yolda çalışmasını sağlarsam ne mutlu bana.