Geçen yazımda turizmin bugün karşı karşıya olduğu tabloyu anlatmaya çalışmıştım. Fiyatları, iç turizmde yaşanan değişimi, yabancı turistin alternatiflerini, personel sorununu ve yönetim anlayışımızı konuştuk.

Yazıyı da bir soruyla bitirmiştim:

Türkiye turizmde yeniden nasıl güçlü bir hikâye yazabilir?

Aslında cevabı çok uzaklarda aramaya gerek yok.

Türkiye'nin yeni otellere ihtiyacından önce, yeni bir turizm anlayışına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Türk futbolunda yıllardır aynı şeyi konuşmuyor muyuz? Yeni, modern ve kaliteli stadyumlar, salonlar, tesisler yaptık. Ama futbolumuzun hem içeride hem dışarıda geriye gittiğinden şikâyet ediyoruz. Demek ki sadece tesis yapmakla olmuyormuş.

Turizmde de durum farklı değil. Turist artık Antalya ile Bodrum arasında karar vermiyor. Antalya ile Mısır'ı, Bodrum ile Yunan adalarını, İstanbul ile Roma, Barselona veya Dubai'yi karşılaştırıyor. Biz hâlâ kaç turist geldiğini konuşurken o başka bir hesap yapıyor: “Paramın karşılığında nerede daha iyi bir tatil yaşarım?”

Bence yeni turizm anlayışının başlangıç noktası bu olmalı. Öncelikle kendi vatandaşımızı yeniden kazanmalıyız. Turizm politikamız yıllardır ağırlıklı olarak yabancı turist üzerine kurulu. Döviz girdisi açısından bunun önemini tartışmaya gerek yok. Ama kendi vatandaşımız Bodrum'da, Çeşme'de veya Antalya'da birkaç günlük tatil yapmadan önce defalarca hesap yapmak zorunda kalıyorsa burada düşünmemiz gereken bir şey var.

Çözüm otelciye “fiyatını düşür” demek değil. Onun da enerjisi, gıdası, personeli ve finansmanı pahalı.

O halde mesele ucuzlatmak değil, ulaşılabilir hale getirmek.

Sezonu üç aya sıkıştırmak yerine yılın tamamına yaymalı, farklı gelir gruplarına ve farklı beklentilere uygun turizm ürünleri geliştirmeliyiz. Bir başka yanlışımız da Türkiye'yi hâlâ büyük ölçüde deniz, kum, güneş ve her şey dahil sistemi üzerinden satmaya çalışmamız.

Oysa gastronomimiz var, sağlık ve termal turizmimiz var, spor, doğa, kültür, kongre ve inanç turizmimiz var. Anadolu'nun başka hiçbir ülkede olmayan tarihi var.

Bursa'yı düşünelim.

Uludağ, termal kaynaklar, Osmanlı'nın kuruluş hikâyesi, İznik, Cumalıkızık, gastronomi ve İstanbul'a yakınlık… Hepsi elimizde.

Ama bütün bunları bir araya getirip yabancı bir turiste “Dört gün Bursa” diye güçlü bir dünya ürünü haline getirebildik mi?

Bence mesele tam burada.

Turistin önüne değerlerimizin listesini koyuyoruz. Oysa turist liste değil, hikâye satın alıyor.

Bunun için turizmi artık bir ekosistem olarak yönetmek zorundayız. Bakanlık, belediyeler, oteller, restoranlar, seyahat acenteleri, havayolları, üniversiteler ve sektör kuruluşları birbirinden bağımsız hareket ederek ortak bir Türkiye deneyimi yaratamaz.

Turist açısından belediye ayrı, restoran ayrı, otel ayrı değil.

Hepsi Türkiye.

Otelde mükemmel hizmet alan turist dışarı çıktığında fahiş fiyatla, kötü ulaşımla veya bakımsız bir çevreyle karşılaşıyorsa otelin beş yıldızının fazla anlamı kalmıyor. Çeşme’de yer bile bulamadığın bir mekanın önündeki çöp yığını bize yakışmıyor. Özellikle yabancı turistlerin ağırlandığı tesislerde yabancı dili olmayan personellerin çalışması memnuniyeti yükseltmiyor. Almadığın hizmetin karşılığında fahiş fiyatlar ödemek zorunda bırakılmak bu ülkeye giren dövizi arttırmıyor. Daha onlarca örnek yazabilirim. Yaşadığım, yaşadığınız…

Turizmde zincirin en zayıf halkası, ülkenin toplam hizmet kalitesini belirliyor.

Bir de insan meselesi var.

Turizm sektörünün personel problemini sadece ücret üzerinden tartışmasını eksik buluyorum. Genç çalışan artık yalnızca “Ne kadar maaş alacağım?” diye sormuyor. “Burada ne öğreneceğim, birkaç yıl sonra nerede olacağım, bu sektör bana nasıl bir gelecek sunacak?” diye de soruyor.

Sezon başında personel bulup sezon sonunda göndermek, ertesi yıl yeniden nitelikli çalışan aramak insan kaynakları yönetimi değildir.

Turizm çalışanını mevsimlik iş gücü olmaktan çıkarıp sektör profesyoneline dönüştürmek zorundayız. Çünkü hizmet kalitesini tabeladaki yıldızlar değil, müşterinin karşısına çıkan insanlar belirliyor.

Yönetim anlayışının da değişmesi gerekiyor. Yeni dönemin turizm yöneticisi sadece doluluk oranına, oda fiyatına ve personel maliyetine bakamaz. Müşteriyi, veriyi, çalışanı, teknolojiyi, yapay zekâyı ve dünyadaki rakiplerini aynı anda okuyabilmeli.

Ve artık bir karar vermeliyiz:

Türkiye yeniden “ucuz tatil ülkesi” olmaya çalışmamalı. Her zaman bizden daha ucuz bir ülke olacaktır.

Bizim yarışmamız gereken alan fiyat değil, “değer” olmalı. Turist 1.000 euro ödediğinde 1.200 euroluk bir deneyim yaşadığını düşünüyorsa pahalı değilsiniz. Ama 800 euro ödediğinde 500 euroluk hizmet aldığını düşünüyorsa ucuz da değilsiniz. Belki de bu nedenle turizmde başarıyı yalnızca 70, 80 veya 100 milyon turist hedefiyle ölçmekten vazgeçmeliyiz. Çünkü bazen çok sayı, harcama yapmıyorsa sizi BATIRIR.

Türkiye'nin coğrafyası var, tarihi var, mutfağı var, denizi var, insanı var, tesisleri var. Eksik olan yeni bir bina değil. Bütün bunları aynı hedef etrafında yönetecek uzun vadeli bir turizm aklı.

Geçen yazımda “Her şey meydanda” demiştik.

Şimdi sıra o meydandaki gerçeklerle ne yapacağımıza geldi.

Çünkü biz değişimi yönetmezsek, turist tercihini yönetir.