Bir şirketi batıran şey her zaman yanlış karar değildir. Çoğu zaman batıran şey, doğru kararı çok geç vermektir. Yıllardır danışmanlık yaptığım şirketlerde patronlara ilk sorduğum sorulardan biri şudur:
"Firmanızın en büyük problemi nedir?" Cevaplar neredeyse hiç değişmez.
Finans, kur, faiz, personel bulamamak, sert rekabet...
Oysa birkaç gün aynı şirketin içinde zaman geçirdiğinizde bambaşka bir tablo görürsünüz.
Bir yatırım dosyası haftalarca masada bekler. Bir işe alım kararı aylar sürer. Müşterinin talebine dönüş gecikir. Bir yöneticinin onayı olmadan kimse adım atamaz. Toplantılar yapılır, yeniden toplantılar planlanır, raporlar hazırlanır, yeni raporlar istenir. Karar ise hâlâ ortada yoktur.
İşte şirketlerin görünmeyen en büyük maliyeti tam da burada başlar.
Bugün dünyanın en başarılı şirketlerini birbirinden ayıran temel unsur artık yalnızca sermaye büyüklüğü, fabrika kapasitesi ya da makine parkı değildir.
Asıl fark, karar alma kasıdır.
Eskiden büyük balık küçük balığı yerdi. Sonra hızlı balık yavaş balığı geçti. Bugün ise hızlı karar veren şirket, büyük şirketi bile geride bırakabiliyor.
Çünkü içinde bulunduğumuz çağ, belirsizliğin değil; hızın sınandığı bir çağdır. Müşteri beklentisi birkaç ayda değişiyor. Teknoloji birkaç haftada eskiyor. Yapay zekâ iş yapış biçimlerini her gün yeniden şekillendiriyor. Böyle bir ortamda dünün yönetim refleksleriyle yarının rekabetini kazanmak mümkün değil. McKinsey'nin küresel ölçekte yaptığı araştırmalar dikkat çekici bir gerçeği ortaya koyuyor. Şirketlerin yalnızca yaklaşık üçte biri kararlarını hem hızlı hem de kaliteli alabildiğini ifade ediyor. Araştırma ayrıca hızlı karar veren organizasyonların kaliteli karar alma olasılığının yaklaşık iki kat daha yüksek olduğunu ve bunun finansal performansa da yansıdığını gösteriyor. Bu sonuç aslında yıllardır sahada gördüğümüz gerçeği doğruluyor. Sorun, kararın doğruluğundan önce kararın zamanında alınabilmesi. Çünkü geciken doğru karar, çoğu zaman yanlış karardan daha pahalıya mal oluyor.
Bursa sanayisine baktığımızda da benzer bir tablo görüyoruz.
Birçok işletmede patron sabah üretim planını onaylıyor, öğleden sonra satın almayı inceliyor, akşam finansı kontrol ediyor, ertesi gün insan kaynaklarının kararını bekletiyor.
Şirket büyüyor. Ciro artıyor. Çalışan sayısı yükseliyor. Ama bütün kararlar hâlâ tek masada toplanıyor. Patron şirketi yönetmiyor. Şirket patronu yönetiyor. Bu noktadan sonra mesele kapasite değil, darboğazdır. Bir şirketin büyüklüğü, patronun kaç karar verdiğiyle değil; patron olmadan kaç doğru karar alınabildiğiyle ölçülür. İşte kurumsallaşmanın gerçek tanımı da budur.
Yetkiyi dağıtabilmek. Sorumluluğu paylaşabilmek. Veriye güvenebilmek. İnsana yatırım yapabilmek.
Bugün yapay zekâ konuşuyoruz.
Fakat birçok şirket yapay zekâyı sadece rapor yazan veya sunum hazırlayan bir araç olarak görüyor. Oysa yapay zekânın asıl gücü, yöneticinin yerine karar vermesi değil; yöneticinin daha hızlı, daha isabetli ve daha veriye dayalı karar almasını sağlamasıdır. Araştırmalar da yapay zekâdan değer üreten şirketlerde en büyük engelin teknoloji değil, liderlerin dönüşüm hızının yetersizliği olduğunu gösteriyor.
Önümüzdeki yıllarda şirketler iki gruba ayrılacak.
Birinci grup;
Sorun çıktığında toplantı yapanlar.
İkinci grup;
Sorun büyümeden karar alıp uygulayanlar.
Kazananlar büyük ihtimalle ikinci gruptan çıkacak. Çünkü gelecekte rekabet ürünler arasında değil. Şirketlerin karar alma refleksleri arasında yaşanacak.
Belki de artık yönetim kurullarının kendilerine sorması gereken en önemli soru şudur:
"Doğru kararı alıyor muyuz?"
Hayır...
Asıl soru şudur:
"Doğru kararı, rakiplerimizden önce alabiliyor muyuz?"
İşte geleceğin kazananlarını belirleyecek fark, tam da bu birkaç kelimenin içinde saklı.