Geçtiğimiz günlerde bir yakınımızın cenazesi için İstanbul Anadolu yakasına gittim. Yüksek katlı yapıların giderek artan sayısı dikkat çekiyor. Binalar bir yandan hayranlık uyandırıyor ama bir yandan da şehre getirdiği yükü görmemek mümkün değil.

Dikey yapılaşma konusu tabii neredeyse insanlık tarihi kadar eski. Ancak yüksek yapıların konut ve işyeri amacıyla şehir hayatında yaygınlaşması son 150 yıla ait. Asansörlerin gelişmesi ve binaları daha güvenli taşıyan yeni sistemlerin ortaya çıkmasıyla yüksek katlı binalar yaygınlaştı. ABD, özellikle Chicago ve New York gibi şehirlerle dünyada öncü oldu.

Dünya nüfusunun yarısından fazlası artık şehirlerde yaşıyor. Önümüzdeki yıllarda şehirlerde yaşayan insan sayısının daha da artması bekleniyor. Bu durum, özellikle arsa bulmanın zorlaştığı büyük şehirlerde yüksek katlı yapıları önemli bir seçenek haline getiriyor. Arazi sıkıntısı, konut ihtiyacı ve merkezde yaşama isteği, şehirleri yatay değil dikey büyümeye zorluyor.

Yüksek binalar yoğun konut ihtiyacı için pratik bir çözüm gibi görünmekle beraber bu binaların şehre, altyapıya ve günlük hayata getirdiği bir yük var.

Dar arsalar üzerinde 20-25 katlı binalar yapılırken, aynı binada yüzlerce kişi yaşayacak hale geliyoruz. İlk bakışta pratik bir çözüm gibi görünse de o binaya gelen araçlar, kullanılan yollar, otopark ihtiyacı, güvenlik, atık yönetimi ve çevrede oluşan kalabalık gibi yan etkileri var.

Bir yapıda yüzlerce kişinin yaşayacak olması, çevrede okul, sağlık hizmeti, ulaşım, yeşil alan ve sosyal donatı ihtiyacını da artırıyor. Eğer bu ihtiyaçlar baştan düşünülmezse, yüksek yapı kente çözüm olmak yerine yeni sorunlar yaratıyor.

Dünyaca ünlü Danimarkalı mimar ve kentsel tasarımcı Jan Gehl, insanın sokakla ve çevresiyle kurduğu temasın özellikle ilk katlarda daha güçlü olduğunu, üst katlara çıkıldıkça insanın yerde olup bitenle bağının zayıfladığını, sokaktaki sesler, yüz yüze karşılaşmalar, komşuyla selamlaşma ve mahalle hissinin azaldığını belirtiyor.

Bir diğer konu ise şehir silueti. Dünyanın birçok önemli şehrinde bu konu artık daha dikkatli ele alınıyor. Yüksek yapı projeleri değerlendirilirken şehrin genel görüntüsüne, tarihî dokusuna, ulaşım altyapısına ve çevresiyle uyumuna da bakılıyor. Malum, bizler Bursa’da bunun en acı örneklerinden birini Doğanbey TOKİ konutlarıyla yaşadık ve geri dönüşü çok zor olan bir iz kaldı.

Yüksek bina her şehir için otomatik bir çözüm değil. Bir yerde doğru olan uygulama, başka bir şehirde sorun yaratabiliyor.

Yapılması gerekenler:
-Yüksek kat izni verirken altyapı ve ulaşım kapasitesini mutlaka göz önünde bulundurmalıyız.
-Yeşil alan, otopark ve sosyal donatı zorunluluklarını artırmalıyız.
-Şehir merkezlerindeki yoğunluğu azaltmak için yeni yaşam alanlarını planlı biçimde geliştirmeli ve bu bölgeleri güçlü bir ulaşım ağıyla merkeze bağlamalıyız.
-Rantı değil, insanı ve şehri merkeze alan bir yaklaşım benimsemeliyiz.

Sağlıkla kalın.