Çalışma hayatım, daha ilk yıllarından itibaren hep yoğun geçti. Yetmiş yaşımda emekli olana kadar, arzu ettiğim bazı şeylere yeterince zaman ayıramadım. Bunlardan biri de okumak isteyip de bir türlü okuyamadığım, insanlık tarihine iz bırakmış büyük romancıların eserleriydi.
Emekliliğimde, özellikle adını çoğumuzun duyduğu Rus klasiklerinin ulaşabildiğim başyapıtlarını temin ettim ve okumaya başladım. Her bir romanın anlatımındaki anlatım gücü ve edebi tat beni derinden etkiledi. Üstelik bu eserleri ana dillerinde okumadığımızı düşündüğümde, aldığım okuma zevkinde yalnızca yazarların yeteneğinin değil, o eserleri dilimize kazandıran çevirmenlerin emeğinin de büyük payı olduğunu fark ettim.
Özellikle Haşet Kitabevi’nin sahibi, Rus Filolojisi mezunu ve Işıklar Lisesi’nde Rusça öğretmenliği de yapmış olan sevgili ağabeyim Ergin Altay’ın çevirilerinde, bu sanatçı dokunuşunu takdirle gözlemledim.
Çeviri sanatının önemini daha iyi kavrayabilmek için, bu alanda öne çıkan bazı çevirmenlerin basında yer almış söyleşilerinde dile getirdikleri düşüncelere kulak vermekte yarar var.
Orhan Pamuk’un eserlerini Finceye çeviren Tuula Kojo, bir dili çevirebilmek için o kültürü yakından tanımanın önemini anlatırken, “O çayın tadını bilmeden, o suyu içmeden, havasını solumadan, milleti tanımadan olmazdı” diyor. Çevirinin kelimeden çok daha fazlası olduğunu; bir kültürü ve yaşam biçimini başka bir dile taşıdığını dile getiriyor. Kojo, çevirmenliğin basit ve mekanik bir iş olmadığını; fakat çevirmenin bir yandan yaratıcılığını kullanırken bir yandan da ana metne sadık kalmak zorunda olduğunu vurguluyor. Bu yüzden çeviri, hem yaratıcılık hem metne bağlılık hem de sorumluluk isteyen çok özel bir iş.
Aynı zamanda akademisyen olan çevirmen Ayşe Ece, edebiyat çevirmenlerinin farklı bir dilde ve kültürde yazılmış bir metni okuyup çözümlediğini ve sonra bu metni kendi dillerinde “yeniden yazdığını” söylüyor. Ayşe Ece’ye göre göre iki farklı dil ve kültür arasında direkt bir aktarım yok. Aktarım, çevirmenin yorumlama süzgecinden geçerek gerçekleşiyor. Bu nedenle Türkçede okuduğumuz bir Dostoyevski romanı yalnızca Dostoyevski’nin değil, aynı zamanda onu Türkçede yeniden kuran çevirmenin de izini taşıyor. Yani, metin yeni bir dilde yeni bir hayat kazanıyor.
Bir başka değerli çevirmen Süha Sertabioğlu’na göre de iyi çevirmen, okurla yazarı bir araya getirip aradan kaybolan kişidir. Bu yüzden çevirmen, metni kendi keyfine göre değiştiren değil; yazarı, okura en doğru ve en doğal biçimde ulaştırmaya çalışan kişidir.
Talât Sait Halman Çeviri Ödülü sahibi kadın çevirmenimiz Regaip Minareci de “yazarın kendi ölçüleriyle dans ettirdiği dili aynı ritimle Türkçeye aktarması” gerektiğini belirtiyor.
Başka bir dildeki duyguyu ve kültürü sanki kendi edebiyatımızın içinden çıkmış gibi bize yaşatan bu zor sanatın sahibi çevirmenlerimizin emeklerine teşekkür borçluyuz.
Sağlıkla kalın.