Değerli Okurlar,
Reşat Nuri Güntekin’in ilk olarak 1927 yılında yayımlanan “Tanrı Misafiri” adlı kısa hikâyesinden bir bölüm paylaşacağım.
Otomobil, sık bir ağaçlığın içinden geçiyordu. Müeyyet, bastonuyla cama vurarak şoföre seslendi: “Burada biraz duralım,” dedi.
Pakize, hayretle etrafına bakıyordu: “Niçin burada durduk?”
Müeyyet, sabahtan beri oynadığı role alışmaya başlamıştı:
“Güzelliğe hürmet insanlar için bir vazife değil midir?” dedi. “Bak tabiat, şu ağaç altlarını ne güzel süslemiş... Birbirini seven ruhlar için âdeta bir visal sahnesi hazırlamış... Bakmadan, görmeden geçersek tabiatin ruhu incinmez mi? Haydi cicim... Ver elini elime... Seninle sevdalı kumrular gibi şu çimenlerin üstünde dolaşalım...”
Kol kola ağaçların arasında ilerlemeye başladılar.
Evden çıktıkları zaman Pakize neşesiz ve asabiydi. Mütemadiyen somurtuyor, kocasının suallerine “evet”, “hayır”, “bilmem” gibi tek kelimelerle cevap veriyordu. Müeyyet, bunun farkında değil gibi görünüyor; gülüyor, söylüyor, türlü çapkınlık ediyordu. Öyle ki bu canlı neşe, çok geçmeden karısına da sirayet etmiş bulunuyordu.
Otomobil, tenha bir caddeden geçerken Müeyyet, karısını göğsüne doğru çekmiş, saçlarından öpmek istemişti.
Pakize: “Ne yapıyorsun? Görecekler, rezil olacağız!” diye kendini kurtarmaya çalışırken o, bir mektep çocuğu kayıtsızlığıyla:
“Ne çıkar? Bugün biz, iki âşık ve maşuka gibi gezecek değil miyiz?” demişti.
Denize karşı büyük bir çınarın altında durdular. Müeyyet, birkaç kır çiçeği kopararak karısına verdi:
“İşte bir dakika ki ömrümde ebedî olmasını isterdim,” dedi.
“Sen bugün ne kadar değiştin Müeyyet... Âdeta şair oldun...”
“Evvelce de söyledim ya... Seven insanların hepsi şairdir... Hem bana niçin ‘Müeyyet’ diyorsun?”
Pakize gülmeye başladı: “Başka ismin de var mı?”
“Müeyyet benim resmî ismim... Herkes bana ‘Müeyyet’ diyor... Benim için seninkinden başka bir hitap bulmalı...”
“Ne diyeyim?”
“Onu senin kalbin ilham etmeli...”
“Aklıma gelmiyor.”
“Mesela ‘Kokocuğum’ desen olmaz mı?”
“Sen sahiden çok tuhaf oldun Müeyyet... Ben sana birkaç defa öyle dedim de sen darılmadın mı? ‘Bu kelime sinirlerime dokunuyor’ demedin mi?”
“Başka sebep vardı Pakizeceğim...”
“Nedir?”
“Onu söylemek bilmem doğru olur mu?”
“Hani bugün benden bir şey saklamayacaktın?”
“Evet, sana bunu vadetmiştim... Bana ‘Kokocuğum’ dediğini niçin istemiyordum biliyor musun? Bana evvelce başkaları da öyle demişlerdi.”
“Bu sabah tesadüf ettiğin hanım değil mi?”
“Kim bilir?”
Müeyyet, çınarın gövdesinde çakı ile kazılmış bir tarih fark etmişti. Belli etmeden yaklaşarak okudu: 27 Mayıs 327. Sonra devam etti:
“Yine böyle güzel bir gündü. Onunla buraya gelmiştik. Yarım saat kadar burada oturduk. Hatta bir küçük çakı ile ağaca tarih bile atmıştım: 27 Mayıs 327... Ararsam bulurum... Ha, işte şurada...”
Pakize, asabi bir gülüşle: “Ne güzel,” dedi, “desene bugün gösterdiğin iltifatlar bana değil, onun hatırasına... Bunun için mi buraya geldik?”
Müeyyet, ağır bir tavırla: “Bu ince hâlet-i ruhiyeyi anlamak lazım,” dedi. “Bu hatıranın bugüne kadar bende yaşaması tabiiydi. Çünkü başka bir hatıra onu silmemişti. Bugün en sevdiğim kadınla burada birkaç dakika geçirdim. Binaenaleyh, burasını düşündüğüm zaman artık ötekini değil, Pakize’nin yüzü gözümün önüne gelecek. Evet, bugün bu eski macera izini sildik... Onun yerine yenisini yazacağız...”
Müeyyet, bunu söylerken çakısıyla ağaçtaki yazıyı kazıyor, altına yeni bir tarih yazıyordu...
Yukarıdaki kısa hikâyenin bir bölümündeki bu alıntıyı dikkate aldığımızda; özel ve iş hayatınızda anı biriktirdiğimiz, birlikte olduğunuz kişiler mutlaka iz bırakmışlardır ve onlara yer ayırmışızdır. Günü ve an’ı yaşayıp birlikte yol yürüdüklerinizi ayrı bir yere koyup, değer vermeyi unutmayınız.
Saygılarımla.