Boğalar pelerine aldanmaktan vazgeçerse, arenaya çıkmaya cesaret edecek kaç matador kalır?
Arena dediğimiz yer aslında sandık meydanı.
Matador dediğimiz siyasetçi.
Pelerin dediğimiz ise… din ve hamaset.
Boğa kırmızıyı görür. Sinirlenir. Koşar.
Oysa matador kırmızıya değil, yönlendirmeye güvenir.
Çünkü bilir ki boğa rengi kovalamaz; kışkırtılmayı kovalar.
Siyasetin pelerini de böyledir.
Biri “kutsal” der, biri “beka” der, biri “şanlı tarih” der…
Kalabalık bir anda ayağa kalkar.
“Oley! Oley! Oley!”
Ama kimse sormaz:
Ekonomi nerede?
Hukuk nerede?
Adalet nerede?
Eğitim nerede?
Çünkü pelerin sallanmaktadır.
Din, bu coğrafyada en güçlü duygusal titreşimdir.
Hamaset ise en ucuz mobilizasyon aracıdır.
İkisi bir araya geldiğinde akıl tribüne çıkar; duygu arenaya iner.
Seçim meydanlarında slogan yükselir.
Mikrofonlar cızırdar.
Bayraklar dalgalanır.
Kalabalık coşar.
“Oley! Oley! Oley!”
Sonra sandık kapanır.
Meydan boşalır.
Matador soyunma odasına geçer.
Boğa ise kan kaybettiğini ancak o zaman fark eder.
Asıl soru şudur:
Boğa bir gün pelerine değil, matadorun elindeki kılıca bakarsa ne olur?
İşte o gün arena değişir.
Çünkü siyasetçinin en büyük gücü, seçmenin refleksidir.
Refleks yerini muhakemeye bırakırsa, pelerinin rengi solmaya başlar.
Din, inanç olmaktan çıkarılıp oy aracına dönüştürülemez.
Hamaset, politikanın yerine geçemez.
Gerçek siyaset;
Rakamla konuşur.
Programla konuşur.
Hesap verir.
Pelerinle değil.
Bugün her seçim bir gösteriye dönüşüyorsa,
her meydan bir arena gibi tasarlanıyorsa,
her lider bir matador edasıyla kalabalığı selamlıyorsa,
bunun bir sebebi var:
Boğa hâlâ pelerini kovalıyor.
Oysa en büyük cesaret, kılıca bakabilmektir.
En büyük değişim, alkışlamayı bırakıp sormaktır.
En büyük devrim, “Oley!” yerine “Nasıl?” diyebilmektir.
İspanya’da seçimler yaklaşırken şimdi tekrar soralım:
Boğalar pelerine aldanmaktan vazgeçerse,
gerçekten kaç matador kalır?
Ve daha önemlisi…
Arena kalır mı?
Don Ozkán Irmánez, el Bursador Flánchez
(Zamanında İspanya’ya göçmüş, hemşerim ve adaşım Madrid’den bildirdi.)