Güney Kore gezisi benim için ilk başta Japonya gezisinin bir sosu gibiydi. Zaten o kadar yol çilesi çekmişken iki saat daha dayanıp orayı da görmek mantıklıydı. Bir daha gitme fırsatı olur muydu, olmaz mıydı bilinmezdi.
Gezi programlarına oldum olası pek bakmam. Bir öğrenci ödevi gibi takip etmem; sürpriz olsun isterim. Onca anı okumuş, belgesel izlemiş, Ayla filmine hayran kalmış, çocukluğunda “Koreli” lakaplı bir sürü gazi tanımış biri olarak; benim gibi bir adamın şehitlik programı olacağını nasıl aklından geçirmediğine hayret ediyorum doğrusu.
Bir müze lafı geçiyor, rehber anlatıyor ama içimde bir türlü farkındalık oluşmuyor.
Demek daha da etkileneyim diye oldu bu…
Demek içim daha da acısın diye…
Güney Kore’deki “şehitlik” dediğimiz yer aslında Kore Savaşı Anıtı ve Müzesi (War Memorial of Korea). Seul’ün merkezindeki Yongsan bölgesinde yer alıyor. Ama burası sadece Korelilerin değil, bizim de hikâyemizin yazılı olduğu bir mekân.
Kapısından içeri girdiğinde ilk his şu oluyor:
Burası bir müze değil, bir hafıza alanı.
Dış avluda seni tanklar, uçaklar, toplar karşılıyor. Soğuk metal ama aslında her biri bir hikâye taşıyor. İçeri girince iş değişiyor. Kronolojik bir anlatımla Kore’nin geçmişi, işgaller, bölünme ve en önemlisi Korean War detaylı şekilde anlatılıyor.
Ve sonra bizim hikâyemiz başlıyor.
Türk Tugayı’nın Kore’ye gidişi, Kunuri Muharebesi, süngü hücumları…
Orada bir bölüm var ki insanın boğazı düğümleniyor. Türk askerinin disiplinine ve cesaretine Korelilerin duyduğu saygı açık açık anlatılıyor. Hatta Korelilerin gözünde “Türk askeri”nin ayrı bir yere konduğu hissediliyor.
Fotoğraflar, mektuplar, üniformalar…
Bir annenin oğluna yazdığı mektup, bir askerin cebinden çıkan not…
İşte o an anlıyorsun:
Tarih dediğin şey kitap değil, insan.
Müzenin en etkileyici taraflarından biri de şu:
Sadece zaferi anlatmıyor. Acıyı da anlatıyor.
Kayıpları, bölünmüş aileleri, savaşın bedelini…
Ömrünün baharında, bilmediği bir ülkeye, bilmediği bir düşmana karşı savaştırılmış; orada can vermiş politika kurbanı fidanlarımız…
Ahmetler, Mehmetler, Hasanlar…
Canlarımız.
Ve en kıymetlisi, Kore halkının Türk askerine bakışı.
Bizim için “kan kardeş” derler ya; bunun boş bir söz olmadığını orada hissediyorsun.
Ama hissederken de şunu sormadan edemiyorsun:
İkiye bölünmüş aynı halkın, aynı dilin, aynı kültürün insanlarının arasında bizim ne işimiz vardı?
Sırf egemenlerin çıkarları uğruna hanesine ateş düşmüş 721 aile…
Belki de çalışamaz hâle gelmiş 2.147 gazi…
175 kayıp…
234 esir…
Ve bugüne kadar taşınan bir yürek sızısı…
Müzenin giriş koridorunda, savaşa destek veren ülkelerin şehitlerinin isimlerinin yazılı olduğu kabartma levhalar karşılıyor ziyaretçileri.
Gözlerimi kapıyorum.
Bizim şehitlerimizin isimlerinin üzerinde bir kör gibi gezdiriyorum parmaklarımı.
Parmaklarım yanıyor.
Henüz ilk bölümde, Birleşmiş Milletler’e üye olup savaşa asker, lojistik destek ya da maddi yardım gönderen ülkelerin bayrakları sıralanmış.
Bizim bayrağımız kan kırmızısı rengiyle hemen belli oluyor.
Onu diğerlerinin arasından ayırıp sarılarak fotoğraf çektiriyoruz.
Bir camekânın arkasında bir siper sahnesi var.
Üç asker…
Öyle gerçekçi yapılmış ki insan kendini gerçekten o siperde hissediyor.
Ekmek kırıntılarını kemiren fareler bile düşünülmüş.
Mazgaldan dışarı bakıyorsun.
Sanki birazdan mevziye bir bomba düşecek…
Belki bir top mermisi…
Savaşın soğukluğunu, acımasızlığını iliklerine kadar hissediyorsun.
Gezi arkadaşlarıma bayrak direklerinin olduğu yerde saygı duruşunda bulunmayı öneriyorum.
Herkes içtenlikle kabul ediyor.
Nihayet bayrağımızın ve mozolemizin olduğu yere geliyor, diziliyoruz.
Ben cep telefonumdan saygı töreni müziğini açıyorum.
O duygu dolu bir dakikanın ardından İstiklal Marşı’mız başlıyor.
Hep bir ağızdan söylüyoruz.
İçimizde bir de Kore gazimizin kızı var:
Buket kardeşimiz…
O daha yoğun bir duygu içinde…
Marşımız bittiğinde içimizde ağlamayan yok gibi.
Henüz o duygu yoğunluğunun içindeyken bir el dokunuyor omzuma:
“Halkım adına sizlere teşekkür ediyorum” diyor.
Amerika’da yaşayan bir Koreli bu.
O da gelmiş müzeyi ziyarete.
Nedensizce birbirimize sarılıyoruz.
Birlikte bayrağımızın altında fotoğraf çektiriyoruz.
Ona,
“Senin diğer yanına kurşun sıkmış ecdadın torunlarıyız, bize neden teşekkür ediyorsun?” diyemiyorum.
Aklım hâlâ, sırf çok ucuz diye okyanus aşırı gönderilmiş ve orada ölmüş genç fidanlarımızda.
Amerika’dan sonra en çok kaybı veren biziz.
Elimize ne geçti?
Ne kazandık?
Tarihe bakıp düşünmek gerekiyor.
Biz asker milletiz;
“Öl” denirse ölürüz.
Emri sorgulamayız.
O anda Mustafa Kemal Atatürk’ün o muhteşem sözü geliyor aklıma:
“Eğer vatan savunması söz konusu değilse savaş bir cinayettir.”
Bu sözü, Kore Savaşı gerçeği üzerinden bir daha, bir daha düşünmeyi teklif ediyorum sizlere.
Şunu net söyleyeyim:
Oraya gittiğinde milliyetçilikten öte bir şey hissediyorsun.
İnsanlık…
Fedakârlık…
Uzak bir coğrafyada bırakılmış canlar…
Ve derin bir iz…
Sözün özü dostlar;
Güney Kore’deki bu müze bize savaşın ne olduğunu öğretmiyor…
İnsanın ne olduğunu hatırlatıyor.
Ayla’yı unuttum sanmayın.
Onu en sona sakladım.
Müzenin iki ana bölümünü birbirine bağlayan koridorda, özel bir çerçeve içinde dikkat çeken bir fotoğraf var:
Bir asker ve Koreli küçük bir kız çocuğu…
Gelelim o fotoğrafın hikâyesine:
Savaşın en çetin günlerinden birinde, Süleyman Dilbirliği gece nöbetinde harabeye dönmüş bir köyde küçük bir kız çocuğu bulur.
Ailesi öldürülmüş…
Korkudan donmuş…
Tek başına kalmış bir çocuk…
Yaşı tahminen beş civarında.
Süleyman Astsubay onu kucağına alır.
Çocuğun yüzü ay gibi parlaktır.
Bu yüzden ona “Ayla” adını verir.
Ayla artık sadece bir savaş yetimi değildir.
Türk bir askerin evladı olur.
Süleyman onu birliğine götürür, bakar, besler, korur.
Aralarında dil yoktur ama gönül bağı vardır.
Biri Türkçe konuşur, diğeri Korece…
Ama aynı dili anlarlar:
Şefkatin dilini…
Zaman geçer.
Savaş devam eder.
Ayla, askerlerin neşesi olur.
Birliğin içinde büyür, gülmeyi öğrenir.
Süleyman içinse Ayla, savaşın ortasında tutunduğu hayattır.
Ama savaş biter.
Ve en acı an gelir…
Türk birliği geri dönecektir.
Yönetmelik gereği Ayla’yı yanında götürmesine izin verilmez.
Süleyman Astsubay çok uğraşır ama ne yaparsa yapsın Ayla’yı Türkiye’ye getiremez.
Vedalaşma sahnesi…
İşte orası insanın içini parçalayan andır.
Küçük Ayla, Süleyman’ın peşinden koşar.
Gitmesin diye çırpınır.
Süleyman ise arkasını dönüp gidemez…
Ama kalamaz da…
Görev biter ama bağ bitmez.
Yıllar geçer.
Süleyman Türkiye’ye döner, hayatına devam eder ama içinde bir eksiklik hep kalır.
Ayla’yı hiç unutmaz.
Aradan yaklaşık 60 yıl geçtikten sonra, 2010’lu yıllarda yapılan araştırmalar ve girişimler sayesinde, Süleyman Dilbirliği ile Ayla yeniden bulunur ve Güney Kore’de buluşturulur.
İki insan…
Biri yaşlanmış bir asker, diğeri artık yetişkin bir kadın…
Ama karşılaştıkları o anda zaman durur.
Sanki o küçük kız hâlâ oradadır.
Bu hikâye sadece bir asker ile bir çocuk arasında yaşanan bir olay değildir.
Bu, Türk askerinin merhametinin; savaşın ortasında bile insan kalabilmenin hikâyesidir.
Ve belki de en önemlisi şudur:
Savaşlar ülkeler arasında olur…
Ama insanlık, insanlar arasında kalır.
Sevgi daima ebedidir.
Ve bulaşıcıdır.
Sağlıcakla kalın sevgili okurlarım.


