Japonya’da son günümüzde Kobe’ye gitmek için otobüsün kalkacağı anı beklerken, Osaka’da kaldığımız otelin hemen kıyısındaki Neyagawa Nehri’ne bakıp düşünüyorum.
Ülkemde çıraklık yaptım, vasıfsız işlerde çalıştım, subaylık yaptım, yöneticilik yaptım, işverenlik yaptım.
Bizler işe ve başarıya açtık.
Ve geldiğimiz noktada görüyorum ki memleketimizde çok yakın bir gelecekte birçok işkolunda çalışacak eleman bulunamayacak.
Tahsili olmayan, form doldurmayı bile bilmeyen, deneyimsiz, vasıfsız tabir ettiğimiz gençler bile iş beğenmiyor.
Çalışmak ne demek, kariyer yapmak ne demek, dertleri değil.
Bunun suçu onların değil.
Aileden başlayan eğitim sorununun.
Eskiden ortaokul mezunu banka müdürü olurdu. Muhteşem el yazısı yazar, ortalama bir genel kültüre sahip olurdu.
Bugün ortaokul mezunu, hiçbir iş yapmadan yirmi yaşına gelmiş çocuğa “iş” ne demek nasıl anlatacağız?
Evinde annesine bir bardak çay götürmemiş çocuktan komi olur mu?
Avrupa’nın birçok şehrinde, kafede, restoranda garsondan bir şey istemeye çekinen müşteri Japonya’da kral–kraliçe muamelesi görüyor.
Bu, turizm açısından muhteşem bir avantaj.
Bir haftalık Japonya gezisinde en çok hayran kaldığım şey, çalışanların iş disiplini.
Hepsi asker gibi.
Ortada “yönetici” diyebileceğimiz somut bir figür göze çarpmıyor.
Var ama o da sahada çalıştığı için hissedilmiyor. Alışveriş merkezlerinde elemanlar fıldır fıldır. Bir tek çalışanın bile elinde cep telefonu görmedim.
Japonya’da işsizlik yok denecek kadar az.
“Emekli olursan ölürsün” diyen Japon atasözüne herkes sadakat yemini etmiş gibi, emeklilik sonrası bile çalışıyor.
Tabii ki kazanıyor.
Neden her yerde Japon turist görüyoruz?
Cevap basit:
Çalışan kazanır.
Kazanan gezer.
Dikkatimi çeken bir şey daha oldu.
Bizde de dahil olmak üzere Batı’da çalışanı ancak yakasındaki isimlikten ayırt edebiliyoruz.
Üniforma önce serbeste, sonra da çok serbeste döndü.
Japonya’da birinin işi varsa üniforması da var.
Otopark görevlisi dahil.
Ve o üniforma gururla taşınıyor.
Tek tip kıyafet, aidiyet duygusunu artırıyor.
Bizde kaybolan bir şey bu.
Yaşlılar da çalışıyor.
Sağlığı yerindeyse kimse “ben bir zamanlar kral idim Mısır’da” demiyor.
Kendine uygun işi kabul ediyor, çalışıyor, karşılığını alıyor.
O yüzden müzelerde, tapınaklarda, otoyollarda yaşlılar var.
Refakatçi, görevli, işaretçi…
Yani hayattan kopmuyorlar.
Ama bunun bir şartı var:
Ekonomi canlı olacak.
İş yerleri çalışacak.
Refah olacak.
Aksi takdirde?
Az adamla çok iş…
Sonuç: Kalite yerlerde.
Bakalım…
Japonlar robot teknolojisini iyice geliştirsinler de bize çalışacak robot satsınlar.
Bekliyoruz…
İlk durağımız Kobe Limanı.
Burası sadece bir liman değil…
Bir felaketin hafızası.
Kobe Depremi.
Japonlar öyle bir şey yapmışlar ki; toplumsal ders çıkarma, bilinç oluşturma, çalışma ve ileri gitme konusunda adeta bir başyapıt olmuş.
Limanın girişinde bir anıt karşılıyor bizi.
Üzerine yazılar kazınmış bir taş.
Fotoğrafını çekiyorum, tercümesini okuyorum.
Ve diyorum ki:
Japonlar bir taşı bile boş bırakmaz.
Bir yüzüne tarihini kazır, diğer yüzüne ruhunu.
Limanın hikâyesini anlatırken, yanına bir şiir iliştirir:
“Işıklar içinde bir sahil, gülümser gibi görünen bir tekne…
Ve anlarsın…
Burada sadece gemiler değil, duygular da yanaşıyor kıyıya.”
Beş on adım sonra…
Kanım donuyor.
Kobe depreminde yıkılan bir bölümü olduğu gibi bırakmışlar.
Hiç dokunmamışlar.
Japon aklı şöyle diyor:
“Ey halkım, bak.
Bu yıkımın gücünü gör.
Demiri nasıl büktüğünü, kolonları nasıl kırdığını, yolları nasıl yere serdiğini gör.
Ve işini buna göre yap.
Nasıl yıkılmaz?
Nasıl tekrar yaşanmaz?
Nasıl daha az zararla atlatılır?
Gör… ve unutma.”
Bir vitrinde bükülmüş bir bağlantı elemanı var.
Sakız gibi eğilmiş.
Enerjinin gücünü anlatıyor.
Hemen yanında bir ekran:
Önce yıkım…
Sonra yeniden doğuş.
İki yıl.
Sadece iki yıl.
İşte bu yüzden kanım dondu.
Bizde Kobe’den beş yıl sonra Kocaeli depremi oldu.
Sonra Maraş…
Bu kadar söylüyorum.
Yorumu size bırakıyorum.
Japon hamaset yapmıyor.
İş yapıyor.
Bizim atasözümüz gibi:
“Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.”
Limandan sonra Sake Müzesi’ne gidiyoruz.
Burada ne varsa müzesi var.
Ama naylon değil.
Sahici.
Çünkü kalkınmış toplum müzeyi bilir.
Sever.
Anlar.
Müze…
Toplumun hafızasıdır.
Haftaya yeni durağımız Güney Kore, Seul olacak...
Bakalım orada bizi ne bekliyor…
Şimdilik hoşça kalın sevgili okurlarım.