İnsan tuhaf bir varlık.
Doğruyu aradığını zanneder ama aslında çoğu zaman aradığı şey “haklı çıkmaktır.”

Uzman psikiyatr Taner Görüryılmaz’ın bir cümlesi tokat gibi çarpıyor insana:
“İnsan beyni doğruyu arayan bir makine değildir.”

Düşününce insanın canını sıkan bir gerçek bu.
Çünkü biz kendimizi hep akılcı, sorgulayan, gerçeğin peşinde koşan varlıklar olarak görmek isteriz.
Oysa günlük hayatımızda yaptığımız şey çok daha basit:
Kendi fikrimizi doğrulayan bilgiyi arar, bulur ve ona tutunuruz.

Sabah haberleri açarken bile…
“Bugün ne olmuş?” diye değil,
“Benim düşündüğümü kim söylüyor?” diye bakarız.

Bu yüzden herkesin bir “doğrusu” vardır.
Ve bu doğrular çoğu zaman birbirine taban tabana zıttır.

Kahvede, televizyonda, sosyal medyada…
İnsanlar birbirine bağırır:
“Ben haklıyım!”

Ama kimse şunu sormaz:
“Peki ya doğru ne?”

Zamanın tuhaf bir huyu vardır.
Bugün Ahmet’i haklı çıkarır,
yarın Mehmet’i.

Dün alkışlanan bir fikir, bugün yerin dibine sokulabilir.
Bilim bile değişir.
Bilgi güncellenir.
Kanaatler evrilir.

Ama bütün bu değişimin içinde insanın en zor yaptığı şey, değişmektir.

Çünkü mesele bilgi değil, ego meselesidir.
İnsan fikrini değil, kendini savunur.

Peki hiç mi değişmeyen bir şey yok?

Var.

Terazinin doğrusu değişmez.
İyinin ve kötünün sınırı, her ne kadar bulanıklaşsa da tamamen yok olmaz.
Vicdan, bütün gürültünün içinde hâlâ fısıldar.

Ama o sesi duymak için bir şart var:
Haklı olma ihtirasından vazgeçmek.

Belki de asıl mesele şudur:
Haklı olmak kolaydır.
Doğruyu aramak zordur.

Çünkü doğruyu arayan insan, önce kendinden şüphe eder.
Kendi fikrini masaya yatırır.
Gerekirse geri adım atar.

Bu da herkesin harcı değildir.
O yüzden bugün kendimize şu soruyu sormak iyi bir başlangıç olabilir:

Ben gerçekten doğruyu mu arıyorum…
Yoksa sadece haklı çıkmak mı istiyorum?

Eğer bir saniyeliğine dürüst olabilirsek, cevap sandığımızdan daha rahatsız edici olabilir.