On bir buçuk saatlik uzun bir yolculuğun son çeyreğindeyim.
Tokyo Havalimanı’na inmemize yaklaşık üç saat kaldı.

İnsan bazen bir uçağın içinde değil de bir hayalin eşiğinde süzülüyormuş gibi hissediyor. Ben de tam oradayım.

Güzide kurumumuz THY…
Servisiyle, güler yüzlü hizmetiyle, ikramlarıyla yine farkını ortaya koyuyor. Son dört seyahatimde farklı havayollarını deneyimledikten sonra bu yolculuk sahiden iyi geldi. İyi geldi çünkü bazı şeylerin kıymeti yokluğunda daha iyi anlaşılıyor.

Hava yolculuğu, kabul edelim, çoğu insan için hâlâ stresli bir iştir.
Uçağa binmek… O kapıdan geçmek… O metal tüpün içinde saatler geçirmek…
Çoğumuz hâlâ biraz korkarız.

Ama işte tam orada verilen konfor devreye girer.


Bir tebessüm, bir sıcak yemek, bir ikram…
İnsanı gevşetir, rahatlatır, “yoldayım ama güvendeyim” hissini verir.

Ne var ki son yıllarda artan maliyetler, bu küçük konforları da birer birer elimizden aldı.
Artık bazı havayolu şirketlerinde su bile parayla.

Düşünsenize…
Uçaktasınız, yemek yemek istiyorsunuz ama sağınızdaki yemiyor, solunuzdaki yemiyor, arkanızdaki yemiyor…
İnsan, kendi yemeğini yemeye bile çekinir hâle geliyor.

Ve sonuç…
Bir zamanların havayolu şirketleri, eski otobüs firmalarının seviyesine geriledi.

Yolcular yanlarında getirdikleri börekleri, çörekleri açıyor.
Zeytin, peynir çıkaranları bile gördüm.

Özellikle turla seyahat ediyorsanız, THY ile uçmak çoğu zaman mümkün olmuyor.
Zaten turist olarak seçme şansınız da yok.

Ve şimdi…
On üç günlük bir yolculuğun başındayım:
Japonya ve Güney Kore.
Bakalım bu yol bize neler biriktirecek, hangi anıları bırakacak cebimize…Çünkü bazı yolculuklar sadece gidilen yer değildir; insanın içinden geçen bir hikâyedir.

Japonya…
Benim çocukluk hayalim.

Ve nihayet ilk kez bu hayalin kapısından içeri giriyorum.

Ben bir Japon kültürü hayranıyım.
Geleneklerine bağlılıkları, disiplinleri, çalışkanlıkları, saygıları ve vatanseverlikleri…
Açık konuşalım; birçok toplumdan belirgin şekilde ayrışıyorlar.

Çin henüz bugünkü gücünde değilken Japonya sahnedeydi.
Dünya, iğneden ipliğe kadar üreten bir ülke gördü.
Çakmaktan kasetçalara, saatten otomobile kadar…

Japonya sadece üretmedi, standartları değiştirdi.

Otomotiv dünyası ilk kez Japonya sayesinde “ucuz ama sağlam” kavramıyla tanıştı.
Hem erişilebilir hem dayanıklı…

Üretim öyle bir noktaya geldi ki yetiştiremiyorlardı.
Japon mühendisler adeta her gün yeni bir cevher ortaya koyuyordu.

Fabrika gemiler yaptılar.
Parçaları yüklediler, yol boyunca monte ettiler; limana vardıklarında araç hazırdı.

Bu da yetmeyince nakliyeyi ortadan kaldırmak için Türkiye dâhil birçok ülkede fabrika kurdular.

Japon otomobilleri…
Model, konfor, teknoloji…
Hepsi bambaşka bir ligdeydi.

Amerika dâhil birçok ülke bu rekabet karşısında geri adım attı.

Her yeni model, bir öncekini eskiten bir devrimdi.
İnsanlar arabalarını değiştirmek için tereddüt etmiyordu.
Çünkü sattığında zarar etmiyordun; talep büyüktü.

Bir düşün…
Fiat kullanmış bir nesil için:
Elektrikli camlar, içeriden ayarlanan aynalar, klima, açılır tavan, ısıtmalı koltuklar…

Bunlar araba değil, uzay aracıydı.

Honda, Nissan, Mazda, Toyota, Suzuki, Subaru…
Artık başka ülkelerle değil, kendi aralarında yarışıyorlardı.

Bizim kuşak Japon pazarlarını iyi bilir.
Her şehirde vardı.

Kalemden çakmağa, saatten walkman’e…
Ne ararsan…

Ve çoğu bir “icat”tı.

Bir yapıştırıcı ne kadar güçlü olabilir ki?
Japon yapıştırıcıyı görünce anladık.

Su geçirmez saatler, hareketle şarj olan cihazlar, video oynatıcılar, polaroid makineler…
Saymakla bitmez.

Ve tüm bunlar bizi sadece hayran bırakmadı…
Efsaneler bile doğurdu:

“Japonlar aslında uzaylı…”

İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombasıyla yerle bir edilen bir halk…
Ama oradan bir ders çıkaran bir millet. Kendi imparatorlarının sözüyle:

“Biz bir bilgiye yenildik.”

Ve ardından başlayan yeni savaş:
Daha çok çalışmak.
Daha çok üretmek.
Daha çok bilmek.

Sonra sahneye Çin çıktı.
Taklitle başladı, ucuzlukla büyüdü
ve dünyayı sarstı.

Japonya’yı da…

Çünkü Japonya zenginleşmişti.
Parası değerlenmişti.
Ve pahalı hâle gelmişti.

Pahalıysan satamazsın.
Satamazsan üretemezsin.
Üretemezsen küçülürsün.

Japonya bunu gördü.

Ve şimdi…
Dünya Japonya’yı yeniden konuşuyor.

Ama bu kez başka bir cümleyle:
“Çok ucuz.”

Üstelik en kaliteli ürünler bile…

Bu söylenti büyüdükçe Japon turizmi patladı.

Özellikle sakura zamanı…
Yani kiraz çiçeklerinin açtığı bu büyülü dönem…

Nisan ayında yer bulmak için bir yıl önceden plan yapmak zorundasınız.
Bizim gibi…

Henüz bu ülkeye ayak basmadan bir giriş yazısı yazmak istedim.

Kore’ye geçerken gökyüzünde bir “Kore girizgâhı” da sözüm olsun.

Şimdilik hoşça kalın sevgili dostlarım.