Hayatım boyunca hep ilgi duyduğum ve Avrupa Birliği’ne katılım sürecini üzüntüyle yaşadığım Kıbrıs’ta yapılan referandumda, Türk tarafının yaklaşık yüzde 65’inin birleşmeye evet, Rum tarafının ise yüzde 75’inin hayır demesine rağmen Güney Kıbrıs’ın apar topar Avrupa Birliği’ne alınmasına şahit olan duyarlı bir vatandaş olarak ne kadar üzüldüğümü anlatamam.
Bu duygularla, iki yıl aradan sonra daha önce defalarca ziyaret ettiğim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeyim.
Hava ve deniz ulaşımındaki kısıtlamalar, uluslararası ticarette karşılaşılan engeller ve dış pazarlara doğrudan erişimin güçlüğü, Kuzey Kıbrıs ekonomisinin önündeki önemli sorunlar arasında.
Bir üreticinin dünyanın herhangi bir ülkesine doğrudan mal satabilmesi, bir işletmenin uluslararası pazarlara ulaşabilmesi veya bir sporcunun ülkesini uluslararası organizasyonlarda temsil edebilmesi, dünyanın birçok yerinde sıradan kabul edilen imkânlar. Bütün bu imkânsızlıklara rağmen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dimdik ayakta.
Bütün olumsuz şartlara rağmen Kuzey Kıbrıs’ta hayat devam ediyor. Üniversiteler eğitim vermeyi, oteller turist ağırlamayı, esnaf dükkânını açmayı, inşaat şirketleri projelerini sürdürmeyi ve insanlar geleceklerini kurmayı sürdürüyor.
Özellikle dünyanın farklı ülkelerinden turistlerin Kuzey Kıbrıs’taki otellere ve turizm tesislerine gösterdiği ilgi dikkat çekici. Türkiye’den gelen ziyaretçilerin yanı sıra farklı ülkelerden gelen misafirler de ekonomiye canlılık katıyor.
Bir başka dikkat çekici nokta ise ücretler ve yaşam koşulları. Kuzey Kıbrıs’ta asgari ücretin Türkiye’ye kıyasla yüksek olması da üzerinde düşünülmesi gereken bir konu.
Benim asıl üzerinde durmak istediğim şu: Yaklaşık yarım asırdır çözülemeyen siyasi bir meselenin içinde yaşayan toplumdan söz ediyoruz. Uluslararası tanınma ve izolasyon sorunlarının yarattığı güçlüklere rağmen Kuzey Kıbrıs, Türkiye ile kurduğu ekonomik ve toplumsal bağlar sayesinde hayatını sürdürüyor.
Bunu yalnızca siyasi bir mesele olarak değil, ekonomik dayanıklılık, toplumsal direnç ve geleceğe tutunma mücadelesi olarak görüyorum.
Elbette yaşanan sıkıntıları yalnızca bir başarı hikâyesi olarak anlatmak yeterli olmaz. Uluslararası erişimin sınırlı olması, daha geniş pazarlara ulaşamamak ve uluslararası etkinliklerde karşılaşılan güçlükler, Kuzey Kıbrıs’ın potansiyelini tam anlamıyla ortaya koymasını engelliyor.
Ancak bütün bunlara rağmen insanların üretmeye, ticaret yapmaya, eğitim almaya ve turizm faaliyetlerini sürdürmeye devam etmesi, başlı başına bir dayanıklılık örneği.
İki yıl aradan sonra Lefkoşa ve Girne’de gördüğüm canlılık beni ayrıca sevindirdi. Dünya değişiyor, ekonomik dengeler yeniden şekilleniyor. Benim gözlemim, Kuzey Kıbrıs’ın da bu değişen ortamda ekonomik potansiyelini daha fazla ortaya koyma arayışında olduğu yönünde.
Ziyaretim sırasında hep düşündüm:
Bir toplumun geleceğini yalnızca karşılaştığı engeller değil, o engeller karşısında geliştirdiği çözümler, kurduğu kurumlar ve hayata tutunma iradesi de belirliyor.
Dileğim, adanın kuzeyinin daha fazla ekonomik fırsata kavuştuğu, ticaretin ve kültürel ilişkilerin geliştiği, gençlerin uluslararası alanda daha özgür hareket edebildiği ve siyasi anlaşmazlıkların yerini kalıcı barışa bıraktığı bir geleceğin mümkün olmasıdır.
Çünkü yarım asırlık bir sorunun en ağır bedelini, eninde sonunda o topraklarda yaşayan insanlar ödüyor.
Ama belki de 50 yıllık bu direnç, her şeye rağmen refah içinde yaşama çabası ve dimdik ayakta durabilmek, başlı başına büyük bir başarıdır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne gösterilen turist ilgisinin nedenlerinden birinin de bu canlılık olduğunu düşünmüyor değilim.
İki yıl önceki Kıbrıs ile bugünkü Kıbrıs arasında hissettiğim en önemli fark; haklı görmenin getirdiği gururun yanında, çok sevdiğim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşlarının direncini, sistemin bütün güçlüklere rağmen işlediğini ve insanların barış içerisinde yaşamaya devam ettiğini görmek oldu.
KKTC nin Dünyada tanınması dileklerimle.
Saygılarımla
Yalçın Aras
