Hayatımda seyrettiğim en güzel filmlerden biridir Dondurmam Gaymak.
Ege’nin küçük bir kasabasında, büyük dondurma şirketlerine karşı ayakta kalmaya çalışan bir esnafın hikâyesini anlatır. Alın terini, çaresizliğini, ailesiyle ilişkilerini, ekmek kavgasını ve bütün zorluklara rağmen pes etmeyişini…
Filmi izlerken yalnızca küçük bir dondurmacıyı değil, hayatını üretmeye adamış bütün insanların mücadelesini gördüm.
Aslında filmi dikkatle izleyen herkes, orada Cervantes’in Don Kişot’unu da görecektir.
Bir tarafta küçük insanın sınırlı imkânları, diğer tarafta devasa bir ekonomik düzen…
Yani mikro dünyanın makro sisteme karşı mücadelesi.
Ben de 50 yıldır sanayinin içindeyim. Dar imkânlarla başladığınız işinizi büyütmek istersiniz. Büyürsünüz de… Rakamlar büyür, fabrikalar büyür, çalışan sayısı artar, sorumluluklar çoğalır.
Ama değişmeyen bir şey vardır: Mücadele!
İş hayatım boyunca hiçbir zaman uzun süreli, rahat bir gidişat görmedim.
Kendinizi çoğu zaman okyanusun ortasında, rüzgârın yönüne göre savrulan bir yelkenli gibi hissedersiniz. Biraz işler yoluna girer, umutlanırsınız. Tam rahat bir nefes alacağınızı düşünürken ufukta yeni bir fırtına belirir.
Bir gün enflasyon, bir gün döviz kuru, bir başka gün faizler, tahsil edilemeyen alacaklar, yanlış yatırımlar…
Sonra dünyanın herhangi bir köşesinde patlayan savaşlar, ekonomik krizler, pandemiler veya hükümetlerin aldığı kararlar…
Dünyanın öbür ucunda alınan bir kararın etkisi, sizin fabrikanızdaki işçinin alın terine kadar uzanır.
Çünkü iş dünyası çoğu zaman kendi belirlemediği şartların sonuçlarına katlanmak zorundadır.
İşte Dondurmam Gaymak filmindeki o küçük esnafın, motoruna atlayıp sokak sokak dolaşarak “Dondurmam Gaymak!” diye bağırması, bana bütün bunları hatırlattı.
O adam yalnızca dondurma satmıyordu. Ekmeğini, emeğini, geleceğini ve var olma hakkını savunuyordu.
Üstelik bu mücadele yalnızca küçük esnafın mücadelesi de değildir.
Küçük bir işletmenin de büyük bir sanayi kuruluşunun da temel derdi aynıdır: Üretmek, ayakta kalmak, çalışanlarının geleceğini korumak ve emeğinin karşılığını alabilmek.
Aralarındaki fark, yalnızca rakamların büyüklüğüdür.
Küçük işletmenin kaybetmekten korktuğu bin lira, büyük işletmenin kaybetmekten korktuğu milyonlarla aynı duyguyu yaşatır.
Film, küresel sermayenin ve büyük şirketlerin küçük üretici üzerinde yarattığı korkuyu çok güzel anlatıyor.
Ancak küçük işletmelerin bilmesini istediğim bir şey var:
İnanın, aynı korkuyu büyük şirketler de yaşıyor. Hatta bazen çok daha fazlasını…
Çünkü büyüdükçe yalnızca sermayeniz değil, kaybetme ihtimalinizin sonuçları da büyüyor. Arkasında yüzlerce çalışanın, yüzlerce ailenin sorumluluğunu taşıyan bir sanayicinin endişeleri de hiç bitmiyor.
Ben yıllardır iş dünyasındaki bütün işletmeleri, küçük büyük demeden, bir dondurmaya benzetirim.
Ne kadar ilginçtir ki bu film, yıllardır zihnimde taşıdığım benzetmeyi yeniden hatırlattı.
Sermayenin sapı elimizdedir ama gözümüz hep dondurmanın üzerindedir. Çünkü eriyip gitmesinden korkarız.
Bazen ekonomik şartlar, bazen yanlış kararlar, bazen de elimizde olmayan gelişmeler sermayeyi gözümüzün önünde eritir.
İşte bu yüzden üretmek, yalnızca para kazanmak değildir.
Üretmek; sabretmektir, direnmek, yeniden başlamak, her sabah bütün belirsizliklere rağmen işinin başına geçmektir.
50 yıllık sanayi hayatım bana şunu öğretti:
Küçük esnafın dondurmasıyla büyük sanayicinin sermayesi arasında sandığımız kadar büyük bir fark yoktur. İkisi de erimeden ayakta kalabilmek için mücadele eder.
Ve belki de üreticinin kaderi budur…
Bir elinde emeği, diğer elinde erimesinden korktuğu sermayesiyle, hayatın bütün fırtınalarına karşı direnmek.
Çünkü üretmek, üreten insanlar için yalnızca bir meslek değil, bir yaşam biçimidir.
Saygılarımla,