Ben düz bir adamım.
Hayatımın hiçbir döneminde bir işim olsun diye başkasının hakkını yemeyi, birilerini araya sokmayı beceremedim. Varsa vardır, yoksa yoktur. Sıram gelirse alırım, gelmezse kaderime razı olurum.
Diyelim Bursa’da A Millî Takımımızın maçı var. Kırk bin kişilik stadyum… Biletlerin satışa çıkacağı saati beklerim, dakikasında siteye girerim. Daha beş dakika geçmeden:
“Bilet kalmamıştır.”
Şaşırırım ama kimseyi aramam. “Bana iki bilet ayırın” demem. Çünkü ben düz adamım. Bilet yoksa yoktur.
Tiyatroda, konserde de aynı…
Bilet sitesine girerim, önler doludur. En arkada yer bulurum, biletimi alır giderim. Sonra salona bakarım; en güzel ön sıralarda boş koltuklar vardır.
“Demek ki satılmamış” diye düşünürüm.
Ama etkinlik başlarken bir kapı açılır ve birtakım insanlar gelir, o koltuklara otururlar.
Ben hiçbirini tanımam.
Zaten çok önemli insanlar olduklarını buradan anlarım. Çünkü ben önemli insanları pek tanımam.
Onların bilet sitesine girmelerine, satış saatini beklemelerine, “tükendi” yazısını görmelerine gerek yoktur.
Onlara mutlaka bir yer bulunur.
Maçta bulunur, tiyatroda bulunur, konserde bulunur, hayatta bulunur…
Düz adamın ise tanıdığı değil, sırası vardır.
Sıra gelirse alır, gelmezse gider. Başkasının önüne geçmez. “Ben kimim biliyor musun?” demez.
Hayatım boyunca bazen arka sıralarda oturdum, bazen kapıdan döndüm, bazen hiç bilet bulamadım.
Ama başkasının hakkını çiğneyerek ön sıraya geçmedim.
Belki saflıktır, belki de bu zamanda pek geçerli olmayan bir yaşam biçimidir.
Olsun.
Ben düz adamım.
Varsa alırım, yoksa kaderime razı olurum.
Ama ön sıralara sonradan yerleşen o hiç tanımadığım “çok önemli insanları” gördükçe de düşünmeden edemem:
Düz adam olmak zor zanaat…
Ama insanın başını yastığa düz koyabilmesi de az şey değildir.
Saygılarımla.
Yalçın Aras