"İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" sözü, devletin varlık amacının bireye hizmet etmek; onun huzur, refah ve güvenliğini sağlamak olduğunu vurgulayan derin bir siyaset felsefesi ilkesidir. Osmanlı Devleti'nin manevi kurucusu olarak kabul edilen İslam âlimi ve mutasavvıf Şeyh Edebali tarafından, Osmanlı'nın kurucusu ve damadı olan Osman Gazi'ye verilen ünlü nasihatin en can alıcı kısmını oluşturur. Bu ilkeye göre insan, toplumun ve sistemin tam merkezine oturtulmaktadır.

Tarih, insanoğlunun bu merkezdeki gelişimini ve değişimini ele alır. Bilim insanları, insanlık tarihini ve toplumsal dönüşümü genel olarak avcı-toplayıcı, tarım, şehirleşme-sanayileşme ve bilgi toplumu olmak üzere dört temel safhada sınıflandırmaktadır.

Avcı-toplayıcı insan, doğanın doğrudan bir parçasıydı. Sorunları somuttu: Açlık, barınma ve vahşi hayvanlar... Çözümleri de aynı derecede net ve kolektif eyleme dayalıydı. Tarım toplumuna geçişle birlikte insan toprağa bağlandı, mülkiyet kavramıyla tanıştı ama doğanın ritmine uyum sağlamaya devam etti. Bu süreçte birey, yerini kabile, klan veya geniş ailelere bıraktı. Bireysel bir kriz yaşandığında, topluluğun ortak aklı ve gelenekleri hemen devreye giriyor, kişiyi yalnız bırakmıyordu. Yaşam basit, roller belirgin ve geleceğe dair belirsizlik azdı.

Şehirleşme ve sanayileşme döneminin başlamasıyla insan toprağından koptu; kendisini fabrikaların, dumanlı şehirlerin ve gri bir havanın içinde buldu. İnsan artık doğanın değil, mekanik bir saatin ve üretim bandının ritmine uymak zorundaydı. Karl Marx’ın deyimiyle insan, hem kendi emeğine hem de doğasına "yabancılaştı". Şehirleşme, insanları fiziksel olarak birbirine çok yaklaştırdı ama aralarındaki ruhsal bağları kopardı. Geniş aile parçalanarak önce çekirdek aileye, ardından atomize olmuş yalnız bireye dönüştü. Bireyin toplumsal bağlarını kaybederek varoluşsal bir boşluğa düşme durumu, bu dönemde kitlesel bir boyut kazandı.

Bugün ise artık "Bilgi Toplumu" döneminin içerisindeyiz. Bu çağda insan kas gücüyle değil, zihniyle var olmaya çalışıyor. Ancak bilgi çağının getirdiği en büyük kriz, "aşırı enformasyon yüklemesi" ve "seçenek felcidir". Artık sorunlarımız somut ve basit değil; hayatın anlamını sorgulama, tükenmişlik sendromları, kariyer anksiyeteleri ve finansal sistemlerin karmaşıklığı gibi soyut ve devasa yapılardır.

Üstelik bilgi toplumu insana "Sen özgürsün, istersen her şeyi başarabilirsin" illüzyonunu benimsediyor. Bu yüzden modern insan, çözemediği her komplike sorunda suçu tamamen kendinde arıyor. Başarısızlık hissi, yetersizlik ve yalnızlık, bireyi sistem karşısında tamamen çaresiz bırakıyor. Kendi iç dünyasında biriken bu sessiz çığlık, bir süre sonra sistemin geneline duyulan öfkeli bir isyana dönüşüyor.

Birey bu kadar karmaşık sorunlarla boğuşurken, gözünü modern dünyanın en büyük güvencesi olarak gördüğü devlete çevirir. Ancak modern bürokrasi ve kamu mekanizmaları soğuktur, mekaniktir ve bireye yalnızca "bir sayıdan ibaretmiş" gibi yaklaşır. Kamu; ekonomik kriz yaşayan, psikolojik olarak çöken, adalet arayan veya sadece "duyulmak" isteyen bireye o sıcak, kapsayıcı desteği veremez, talepler karşısında yetersiz kalır.

İşte tam bu kırılma noktasında insan, o arkaik (eski) güvende olma refleksine geri döner: Bir kabileye ait olma ihtiyacı... Bugün bu ihtiyacın yansımalarını dini gruplarda, etnik yapılarda ve hemşehri dayanışmalarında görmekteyiz.

Dini gruplar ve tarikatlar, bireye bilgi çağının getirdiği belirsizlik karşısında net, sorgulanamaz dogmalar ve "yalnız değilsin, biz bir aileyiz" sıcaklığı sunarak anlam krizine ilaç olmaya çalışır. Etnik ve hemşehri dayanışması ise şehrin karmaşasında kaybolan insana, "Sen bizdensin, senin arkanda biz varız" güvencesi verir. İş bulmaktan ev kiralamaya kadar kamunun dolduramadığı maddi ve manevi boşlukları bu mikro ağlar kapatır.

Ne var ki avcılıktan bilgi toplumuna geçen insan, özgürleştiğini sanırken aslında tamamen korumasız kalmıştır. Kamusal mekanizmaların bu karmaşık yapıdaki insanı yalnız bırakması, bireyin sisteme isyan etmesine ve hayatta kalabilmek için çareyi modern öncesi dönemin sığınakları olan etnik, dini veya yöresel gettolarda aramasına neden olmaktadır. Bu durum, özünde devlet mekanizmasını işlevsizleştiren ve anlamsızlaştıran tehlikeli bir ortam yaratmaktadır. Bugün dünyanın birçok noktasında sokaklarda yaşanan öfke ve şiddet eylemlerinin temelinde de tam olarak bu tatminsizlik ve aidiyetsizlik sorunu yatmaktadır.

Oysa ecdadımız, yüzyıllar öncesinden bu toplumsal reçeteyi zaten yazmıştır: Bir devletin uzun ömürlü ve güçlü olması, yönetimi altındaki vatandaşların ekonomik, sosyal ve manevi olarak tatmin edilmesine bağlıdır. Vatandaşını koruyan, adaleti tam tesis eden ve onu huzurla yaşatan bir devlet, toplumundan her zaman sadakat ve bağlılık görür.

Çünkü formül nettir: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!”