2003’ten beri yazı yazıyorum. Dışarıdan bakıldığında kolay gibi görünüyor ama hiç de öyle değil.
Bazı haftalar keyifle yazıyorsunuz; kelimeler kendiliğinden akıyor. Bazı zamanlarda ise iş dünyasının yükü omuzlarınıza çöküyor; yaz, sil, yeniden yaz… Bir türlü olmuyor.
İş dünyasını hep şöyle tarif ederim: “Daima denizin ortasında bir teknede gibisiniz.” Duru ve dingin olduğunda bile bir korku vardır; fırtınadan önceki sessizlik her an patlayabilir. Çünkü iş dünyasında kalıcı bir dinginlik yoktur. Birden fırtına kopar; olmadık sürprizler çıkar, çok güvendiğiniz, “partner” dediğiniz ya da “seni seviyorum” diyenler bir anda üzerinize gelir.
Ardından, yağmur,rüzgar,güneş fırtanılar devam eder. Uzun yıllar geçer ve hiçbir şeyin değişmediğini, hiçbir şeyin düz gitmediğini anlayana kadar bu döngü sürer.
İnsan kendi kendine sorar: Yazmaya değer mi?
Ama yine de yazmaya devam edersin. Yazarken alkış, onay ya da çıkar beklentim yok. Kendi hesabımı kendime veririm; bunun adı sorumluluk duygusudur.
Yazı yazarken asla bir hesaplaşma yoktur. “Oh olsun” demek hiç değildir, ders verme edası zaten olamaz. Yazı yazmak benim memleket sevdamdır; bir anlamda, aksi giden işlere toplum adına çare arayışıdır.
Evet, biliyorum ki kalemi bırakmamak bir dirençtir. Madem içimden geliyor, yazdıkça açılıyorum. Çünkü fikir, yazılmadıkça fikir değildir; kayda geçmeyen düşünce boşa akan su gibidir, akar ve buharlaşır.
Kolay geçen günler ve haftalar hatırlanmaz; zor geçen günler ise “Kurt kışı geçirir ama yediği soğuğu unutmaz” misali bellekte kalır.
Her eli kalem tutanın her fikri olanın yazmaya davet ediyorum. Bu anlamda belirtmeden geçemeceğim Meraklı Yazılar adlı iki ciltlik kitabımın ikinci baskısı da satıldı ve üçüncü baskısı gerçekleşti.
Yazımı, kitaplarımı okuyan bir okuyucunun yazdığı tek bir cümleyle bitiriyorum:
“Samimiyetle söylüyorum, yazdığınız yazıların hiçbir satırı boşa gitmez , size sevgi,gurur,moral olarak geri dönüyordur buna eminim."
Sırf bir okuyucunun bu cümlesi yazmam için yetiyor; hatta fazlasıyla…
Saygılarımla.