Kullanılmış, ikinci el eşyaların satıldığı pazarları gezmeyi çok severim. Dünyanın her yerinde rastlanır bu pazarlara. Paslı tencereler, kırık aynalar, eski radyolar, değişik ülkelerden bir şekilde getirilmiş süs eşyaları adeta başımı döndürür.

Genellikle farklı taşlardan yapılmış tespihler varsa, küçük koleksiyonum için aramak bana ayrı bir keyif verir. Ancak bu pazarlarda gezerken beni en çok etkileyen; eski yaşanmışlıkların arasında karşıma çıkan orijinal albümler ya da açıkta, deste deste duran, sararıp solmuş, kenarları köşeleri kırılmış eski fotoğraflardır.

Bu fotoğraflara dikkatle baktığımda bana bakan yüzler, yarım kalmış gülüşler, susmuş sohbetler, tarihi unutulmuş doğum günleri beni derinden etkiler. Bir evin duvarından indirilmiş evlilik fotoğrafları, askerlik anıları, öğretmenleriyle çekilmiş toplu okul resimleri; bir düğüne giderken ya da bayram günü giyilmiş şık kıyafetlerle poz verilmiş aile fotoğrafları…

İşin en duygusal yönü ise o fotoğraflara bakarken kendimi arar gibi olmamdır. “Nasıl unutuldunuz? Nasıl ikinci ele düştünüz? Kimler koydu sizi kapının önüne ya da iki mandala yükleyip eskici arabasına verdi?” diye sorarım içimden.

Bir zamanlar evin baş köşesinde titizlikle silinen, karşısına geçilip uzun uzun bakılan ya da sehpa üzerinde duran albümler ve yaşanmışlıklar, nasıl oldu da pazarlık masasına düştü?

Her karede yarım yaşanmış ya da yarım kalmış hayatlar; gülüşlerin ardında saklanan kaderler ve dertler var. Dikkatlice bakıldığında, gözlerdeki veda bakışları seçiliyor. Bütün bunlara bakarken birden ürperiyorum…

Çekmiş olduğum ve bana göre çok değerli olan binlerce fotoğraf geliyor aklıma.

Sonra kendime geliyorum ve diyorum ki:

“Unutulmuş olsanız bile yaşadınız. Bugün şanslı gününüz; beni misafir olarak ağırladınız, kısa bir an da olsa kalbime dokundunuz.”

Boğazım düğümlenmiş bir hâlde kendi kendime söyleniyorum:

“Nasıl düştünüz ikinci ele? Kimler unuttu sizi? Hiç kimse hatırlamadı mı? Yoksa iki mandala satılacak kadar değersiz miydiniz? Ya da artık hiç kimseniz mi kalmadı?”

Daha neler, neler…