Bilgi çağında yaşıyoruz. Teknolojik gelişmeler, bilgiye erişimi tarihte hiç olmadığı kadar kolaylaştırdı. Ancak aynı zamanda hiç olmadığı kadar yoğun bir bilgi bombardımanı altında olduğumuz da bir gerçek. Üstelik bize ulaşan bilginin kaynağını, maksadını ve doğruluğunu sorgulamadan, çoğu zaman doğrudan onun etkisine maruz kalıyoruz.
Bu süreçte dikkat çekici bir çelişki ortaya çıkıyor. Bilgiye erişimin kolaylaşmasıyla insanların daha açık fikirli olması beklenirken, tam tersine herkesin kendi doğrularına daha sıkı sarıldığına tanık oluyoruz. Bireyler, kendilerine yakın hissettikleri görüşlere giderek daha fazla yöneliyor; bunun sonucunda ise küresel ölçekte zihinsel bir kutuplaşma ve radikalleşme çağı yaşanıyor.
Bu kutuplaşmanın en önemli yakıtlarından biri sosyal medya ve algoritmalardır. Algoritmalar, çoğunlukla hoşumuza giden ve mevcut düşüncelerimizi destekleyen içerikleri önümüze çıkarırken farklı sesleri görünmez hâle getiriyor. Böylece insan, kendi fikrinin tek ve mutlak doğru olduğuna giderek daha fazla inanmaya başlıyor.
Kutuplaşmayı besleyen ikinci önemli unsur ise medyadır. Günümüzde dünyanın birçok yerinde medya, toplumu ortak gerçekler etrafında buluşturmaktan çok, farklı kampları daha da keskinleştiren bir işleve sahip olabiliyor. Adeta görünmeyen mottosu, "Tarafını seç, kitleni koru." hâline gelmiş durumda. Ekonomik ve siyasi baskılar altında faaliyet gösteren birçok medya kuruluşu, belirli ideolojik kitleleri konsolide etmeye yöneliyor. Böylece haberler, yalnızca bilgi aktarmanın değil; öfkeyi, korkuyu ve aidiyet duygusunu beslemenin de aracı hâline gelebiliyor.
Sivil toplum kuruluşları da bu tablodan tamamen bağımsız değildir. Demokratik çoğulculuğu ve farklı görüşlerin temsilini güçlendirmesi beklenen bazı STK'ların, zamanla üyelerini tek tipleştiren yapılara dönüştüğü görülmektedir. Grup aidiyeti ve dışlanma korkusu, bireyi kendi düşüncelerini sorgulamak yerine daha sert ve daha radikal söylemlere yöneltebilmektedir.
Bugün geldiğimiz noktada bireyler, kendi düşünce dünyalarına öylesine bağlanmış durumdadır ki yaşadığımız tablo, derin deniz dalgıçlarının karşı karşıya kaldığı ölümcül bir durumu hatırlatmaktadır: Derinlik sarhoşluğu (azot narkozu).
Derin deniz dalgıcı derine indikçe artan basınç, onda sahte bir mutluluk ve kusursuz bir güven hissi oluşturur. Tehlikenin farkına varamaz, muhakeme yeteneği zayıflar ve yüzeye çıkması gerektiğini unutur. O tatlı güven duygusunun içinde sessizce ölüme yaklaşır.
Modern insan da sosyal medyanın, partizan medyanın ve sorgulanmadan benimsenen grup kimliklerinin oluşturduğu dijital derinliklerde benzer bir zihinsel sarhoşluk yaşıyor. Kendi fikrinin derinliğine indikçe etrafındaki algoritmik basınç artıyor. Sadece kendi sesinin yankısını duymanın verdiği o haklılık sarhoşluğu, insanı zihinsel bir yalnızlığa sürüklüyor. Çevresindeki herkesin kendisi gibi düşündüğünü sanan modern birey, aslında fikirsel bir okyanusun dibinde, yalnız başına zihinsel bir boğulma yaşıyor. Kurtulabilmesi için yüzeye, yani farklı fikirlerin yarattığı o rahatsız edici ama hayati oksijene dönmesi gerektiğini ise çoğu zaman ancak çok geç olduğunda fark ediyor.
Peki, bu derinlik sarhoşluğundan ayılabilecek miyiz?
İnsanoğlunun ihtiyaç duyduğu zihinsel sıçramayı gerçekleştirebilmesinin yolu, kendi düşüncelerini sürekli doğrulayan yankı odalarından çıkabilmesidir. Farklı fikirlerle yüzleşmeden, itirazları dinlemeden ve kendi doğrularımızı sorgulamadan ortak bir hakikat arayışına ulaşmamız mümkün görünmüyor.
Oysa tek bir mutlak gerçeğin herkes için geçerli olduğu inancı, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren felsefi ve sosyolojik açıdan ciddi biçimde sorgulanmaya başlandı. Buna rağmen hâlâ kendi doğrularımızı mutlak hakikat sanıyor, farklı sesleri susturdukça gerçeğe yaklaştığımızı düşünüyoruz.
Belki de bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, haklı olmanın konforu değil; yanılıyor olabileceğimizi kabul edebilecek zihinsel cesarettir. Çünkü ancak yüzeye çıkan dalgıç nefes alabilir; yalnızca farklı fikirlere açılabilen zihin ise gerçekten düşünebilir.