Çözüm kamu giderlerinin azaltılması mı?

Londra’da 1896 yılında kurulan dünyanın en büyük bağımsız küresel gayrimenkul danışmanlık şirketlerinden biri olan Knight Frank, her yıl yayımladığı The Wealth Report ile küresel servet hareketlerini analiz etmektedir. Geçtiğimiz hafta yayımlanan The Wealth Report 2026, ulusal basında geniş yer buldu.

Rapora göre, son 5 yılda Türkiye’de 30 milyon dolar ve üzeri servete sahip kişi sayısı %93,5 artarak 4.208’e yükselmiştir.
Bir tarafta hızlı bir zenginleşme yaşanırken, diğer tarafta orta ve düşük gelirli geniş toplum kesimlerinin alım gücünün gerilediğini gözlemliyoruz.

Benzer bir eğilim dünyada da görülmekle birlikte, Türkiye’de gelir dağılımındaki bozulma birçok ülkeden daha belirgin bir şekilde ayrışmaktadır.

Küresel ölçekte servetin el değiştirmesine yol açan başlıca dinamikler şu şekilde özetlenebilir:

  • Enflasyon ve varlık fiyatları: Enflasyonist dönemlerde gayrimenkul ve hisse senedi gibi varlıklara sahip olanlar servetlerini artırırken, sabit gelirli kesimler ciddi alım gücü kaybı yaşamaktadır.
  • Teknoloji ve yapay zeka: Yapay zekâ odaklı şirketlerin piyasa değerlerindeki artış yatırımcıları zenginleştirirken, orta sınıf iş gücü otomasyon riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.
  • Vergi ve teşvik politikaları: Birçok ülkenin yüksek gelir gruplarına yönelik vergi avantajları ve zayıf denetim mekanizmaları, servet yoğunlaşmasını hızlandırmaktadır.

Bu unsurların her birini kendi ekonomik tecrübelerimizde de gözlemlemek mümkündür. Ancak en belirleyici faktörün, ülkelerin büyük sermayeyi çekebilmek adına sunduğu vergi ve teşvik politikaları olduğu görülmektedir.

Bugün küresel ölçekte büyük servet sahiplerinin önemli bir kısmı, “vergi cenneti” olarak adlandırılan ülkelerde faaliyet göstermektedir. Bu durum çoğu zaman bireylerin tercihinden ziyade, devletlerin rekabetçi vergi politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Öte yandan, kamu harcamalarındaki verimsizlik ve hatalı yatırım tercihleri, devletlerin sürekli artan bir finansman ihtiyacıyla karşı karşıya kalmasına neden olmaktadır. Bu açık, çoğunlukla vergilerin artırılmasıyla kapatılmaya çalışılmaktadır. Ancak artan vergi yükü, üretim kapasitesini baskılamakta ve ekonomik büyümeyi sınırlamaktadır.

Bu kısır döngüde hükümetler, bir yandan vergi gelirlerini artırmaya çalışırken diğer yandan büyük sermayeyi kaçırmamak adına özel teşvikler ve istisnalar sunmaktadır. Nitekim geçtiğimiz günlerde açıklanan ve 20 yıl vergi muafiyeti içeren düzenleme, bu yaklaşımın somut bir örneğidir.

Küresel ölçekte gelir eşitsizliğinin azaltılması için sıklıkla Temel Vatandaşlık Geliri ve küresel asgari vergi oranı gibi öneriler gündeme getirilmektedir. Ancak sorunun temelinde, kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanılmaması yatmaktadır.

Sonuç olarak, gelir eşitsizliğini derinleştiren en önemli unsurlardan biri kamu kaynaklarının yanlış yönlendirilmesidir. Bu nedenle mesele yalnızca daha fazla vergi toplamak değil, mevcut kaynakları daha akılcı ve verimli kullanabilmektir.
Bu noktada kamu giderlerinin azaltılması ve harcama kalitesinin artırılması, daha adil bir gelir dağılımı için kaçınılmaz bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır.