Türkiye son yıllarda ihracatta önemli bir ivme yakaladı. Bursa gibi üretim gücü yüksek şehirlerimiz ise bu başarının en önemli aktörleri arasında yer alıyor. Makineden tekstile, otomotiv yan sanayinden gıdaya kadar birçok sektörde faaliyet gösteren firmalarımız dünyanın farklı ülkelerine ürün gönderiyor. Ancak ihracat süreçlerinde sıklıkla gözden kaçan önemli bir konu var: Marka koruması.

Birçok işletme üretimini artırmaya, yeni müşteriler bulmaya ve yeni pazarlara açılmaya odaklanırken, markasını aynı hızda koruma altına almayı düşünmeyebiliyor. Oysa günümüzde uluslararası ticarette yalnızca ürünler değil, markalar da rekabet ediyor.

Yıllar boyunca emek verilerek oluşturulan bir markanın değeri, çoğu zaman üretim tesislerinden veya makinelerden daha yüksek hale gelebiliyor. Çünkü müşteri satın aldığı üründen önce markaya güveniyor. İşte bu nedenle ihracat yaparken markanın da korunması büyük önem taşıyor.

Birçok firma Türkiye’de marka tesciline sahip olduğu için yurtdışında da otomatik olarak korunduğunu düşünüyor. Oysa marka hakları ülkeseldir. Türkiye’de alınan bir marka tescili, yalnızca Türkiye sınırları içerisinde koruma sağlar. Almanya, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri veya ihracat yapılan başka bir ülkede ayrıca koruma sağlanmadığı sürece marka hukuki güvence altında olmayabilir.

Bu durum bazen ciddi sorunlara yol açabiliyor. İhracat yaptığı ülkede markasının başka bir kişi veya şirket tarafından tescil edildiğini öğrenen firmalarla karşılaşabiliyoruz. Daha da önemlisi, bazı durumlarda markanın gerçek sahibi olan Türk firması, kendi markasını o ülkede kullanmakta dahi zorlanabiliyor.

Özellikle e-ticaretin yaygınlaşmasıyla birlikte bu risk daha da arttı. Artık bir işletme fiziksel olarak o ülkede bulunmasa bile ürünleri internet üzerinden dünyanın birçok noktasına ulaşabiliyor. Bu nedenle marka koruması da faaliyet alanının genişliği kadar düşünülmeli.

Peki işletmeler ne zaman yurtdışı marka tescilini gündemlerine almalı?

Aslında cevap oldukça basit: İhracat planı yapılmaya başlandığı anda.

Çünkü marka başvuruları belirli süreler gerektirir. Pazara girildikten sonra ortaya çıkan bir sorun, çoğu zaman önceden alınabilecek basit bir tedbirle engellenebilirdi. Bu nedenle ihracat stratejisi hazırlanırken marka koruma stratejisi de aynı masada yer almalıdır.

Yurtdışı marka koruması yalnızca büyük şirketlerin ihtiyacı değildir. Bugün birçok KOBİ, internet üzerinden dünyanın farklı ülkelerine satış yapabiliyor. Hatta bazı küçük işletmeler belirli pazarlarda beklenmedik bir başarı yakalayarak kısa sürede önemli marka değerleri oluşturabiliyor. Böyle bir durumda markanın korunmamış olması ciddi ticari kayıplara neden olabilir.

Uluslararası marka koruması için Madrid Protokolü gibi sistemler işletmelere önemli kolaylıklar sağlamaktadır. Tek bir başvuru ile birçok ülkede koruma talep edilebilmesi, özellikle ihracatçı firmalar açısından önemli avantajlar sunmaktadır. Ancak hangi ülkelerde koruma alınacağı, hangi sınıfların seçileceği ve başvuruların ne zaman yapılacağı stratejik olarak değerlendirilmelidir.

Günümüzde rekabet yalnızca üretim kapasitesiyle kazanılmıyor. Güçlü markalar, güçlü şirketler oluşturuyor. Ürününüzü ihraç etmek size yeni müşteriler kazandırabilir; ancak markanızı korumak, o pazardaki geleceğinizi güvence altına alır.

Unutulmamalıdır ki bir ürünün ihracatı birkaç gün içerisinde gerçekleşebilir. Ancak yıllar içinde oluşturulan marka değerinin kaybedilmesi, telafisi çok daha zor sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle işletmelerin kendilerine şu soruyu sormalarında fayda var:

“Ürünlerimizi ihraç ediyoruz, peki markamızı da ihraç ediyor muyuz?”