Geçmiş dönem Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı ve gazetemizin başyazarı Erdem Saker, hayatını, hayatına dokunan insanları ve yöneticilik hayatında yaşadıklarını tüm içtenliği ile anlattı.
Çocukluğunuz, aileniz ve temel eğitim yıllarınızdan başlayalım. Bu ilk dönem sizi nasıl bir insan olarak şekillendirdi?
1936 yılında Gemlik’te doğdum. Babam Kamil Saker, Kırım’dan göç etmiş bir ailenin çocuğuydu. Ailemiz Osmanlı’nın son dönemlerinde Bursa’ya yerleşmiş, Tophane’de Kavaklı Caddesi’nde yaşamıştı. Soyadı Kanunu’ndan önce “Kavaklı” soyadını kullanırlardı; kanun çıkınca babam “Saker” soyadını aldı. Annem Saadet Hanım ise Bursa’nın köklü ve saygın ailelerinden Kağıtçıbaşılardandı. İki katlı ahşap bir evde büyüdüm. Evin bir odasında odun sobası vardı; bütün kışı o odada geçirirdik. Babam ilkokul öğretmeniydi, sedirde oturur ve ertesi günün ders planını yapardı. Annem yemek sinisini mutfakta hazırlar, odanın ortasına yerleştirirdi; biz de hep sininin etrafına oturur, yemeğimizi yerdik. Kışın küçük odun sobası odayı ısıtırdı. Yatak odaları üst kattaydı ve soğuk olurdu; yer yatağında yorgan-battaniyeye sarılıp uyurduk. Mutfakta odun ocağı vardı, annem yemekleri orada pişirirdi. Yazın yufka açar, ocağa koyduğu saç üzerinde yufkaları pişirirdi. Demet demet yufkaları mutfağın üstündeki açık kilerin tavanına asar ve onlardan börek yapardı. Evimizin yanında Kaya’nın fırını vardı. Ramazan’da elimizde yumurta ve susamla kuyrukta beklerdik. Sıramız gelince fırıncı, bizim yumurtalı uzun pidemizi yapardı. Evimizde iki su kaynağı vardı; termos çeşmesinden su içer, Pınarbaşı suyu evden eve dolaşırdı. Kışın ılık, yazın soğuk akardı; evin buz dolabı gibiydi. Kimse suyu kirletmezdi; annem karpuzu Terkoz Çeşmesi’nde yıkar ve Pınarbaşı’na öyle koyardı. Bu suyun son noktası, Ulucami’nin önündeki havuzdu. Berker, suyun temiz olduğundan emin olduğu için o sudan abdest alırdı. Ailemde hem babamın öğretmen disiplini hem de annemin ailesinden gelen toplumsal sorumluluk bilinci vardı. Bu iki unsur, daha çocukluk yıllarımda bana “işini iyi yapma” ve “topluma karşı sorumlu olma” duygusunu kazandırdı. Babam Gemlik’te ilkokul öğretmeniydi. Daha sonra Umurbey İlkokulu’na başöğretmen olarak atandı. Ben beş yaşıma geldiğimde Bursa’ya taşındık; Süleyman Çelebi İlkokulu’nda öğrenime başladım. O dönem ilkokullar, çocuklara sadece okuma yazma değil, hayat disiplini de kazandırırdı. Babamın öğretmen olması nedeniyle evimiz adeta küçük bir okul gibiydi. Ortaokul ve lise eğitimimi Bursa Erkek Lisesi’nde tamamladım. O yıllarda bu okul, yalnızca ders başarısıyla değil, yetiştirdiği insan profiliyle de öne çıkardı. Öğretmenlerimiz bilgiliydi ama daha önemlisi, bizi düşünmeye zorlarlardı. Bugün geriye baktığımda şunu çok net görüyorum: Hayatım boyunca verdiğim kararların temelinde, o yıllarda kazandığım düşünme alışkanlığı vardır. Babam benim hayatımdaki ilk ve en güçlü köşe taşıdır. Son derece disiplinliydi ama bu disiplin korkuya değil, sorumluluğa dayanırdı. Akşamları lise öğrencilerine matematik dersi verecek kadar ileri düzeyde matematik bilgisi vardı. Her akşam, ertesi gün sınıfta anlatacağı derslerin planını yapar, notlarını hazırlar, kendini sınardı. Onun bu titizliği ve ciddiyeti, farkında olmadan bana da geçti. Hayatım boyunca hiçbir işe “nasıl olsa olur” mantığıyla yaklaşmadım.
Eğitim hayatınızda sizi zihinsel olarak en çok etkileyen öğretmenler kimlerdi?
Ortaokuldaki müzik öğretmenimiz Hüsnü Dayı, benim dünyamı genişleten isimlerden biridir. Derslere gramofon ve taş plaklarla gelirdi. O dönemde bu, sıradan bir şey değildi. Klasik Batı müziğini sadece anlatmaz, dinletirdi. Senfoniyi, konçertoyu, operayı örnekleriyle tanıtırdı. Müziğin bir kültür meselesi olduğunu ondan öğrendim. Bu ilgi üniversite yıllarımda da sürdü. İstanbul Senfoni Orkestrası’nın Şan Sineması’ndaki konserlerini kaçırmazdım. Yıllar sonra Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı olduğumda, Uludağ Üniversitesi ile birlikte Bursa Senfoni Orkestrası’nı kurmamız, aslında çocuklukta atılan bir kültür temelinin doğal sonucudur. Lisede matematik öğretmenimiz Şevket Hoca ise zihinsel yapımı şekillendirdi. Matematiği ezberle değil, sistemle öğretirdi. “Yüzlerce soru çözen değil, çözüm sistemini bilen kazanır” derdi. Bir gün üniversite sınavlarına hazırlıkla ilgili konuşurken, “Yüz birinci soru gelirse ne yapacaksınız?” demişti. Bu yaklaşım, benim mühendislik anlayışımın da temelini oluşturdu. Bu sayede İTÜ İnşaat Fakültesi’ni 1954 yılında üçüncülükle kazandım. O başarı yalnızca bir sınav sonucu değil, doğru eğitimin ürünüdür.
İngilizce öğretmeniniz ve yurt dışı staj süreci hayatınıza nasıl bir etki yaptı?
İngilizce öğretmenimiz Niyazi Hoca, İngiltere’de eğitim görmüştü. Derslerde gramer anlatmazdı; ama dersin sonunda İngilizceyi doğru konuşur ve yazar hale gelirdik. Dilin yaşayan bir şey olduğunu ondan öğrendim. Üniversitenin birinci sınıfında yurt dışı stajı için yapılan yazılı sınavda sekizinci oldum. Sözlü sınavda, Türkçe de konuşan İngiliz hocamız bana Türkçe soru sordu. Ben de Türkçe cevap verdim. Notumu kırdı ve ilk 13’ün dışına çıktım. O yıl yurt dışına giden arkadaşlarım mezuniyet sonrası orada kaldılar. Belki ben de yurt dışında yaşayacaktım. Ama hayat bana başka bir görev biçti. Bugün baktığımda şunu söyleyebilirim: O kayıp, beni Türkiye’ye ve Bursa’ya kazandırdı.
DSİ’ye girişiniz ve meslek hayatınız nasıl şekillendi?
İTÜ’de staj yerleri kura ile belirlenirdi. Erzurum’u çekmiştim ama Bursa DSİ’yi çeken bir arkadaşla yer değiştirdim. Ben Erzurum DSİ’yi, Erzurumlu arkadaşım da Bursa DSİ’yi çekti, göz göze geldik, kağıtları değiştik. İşte bu tesadüf benim meslek yaşantımın iskeletini oluşturdu. Setbaşı’ndaki DSİ binası küçüktü; bana masa bile verilemedi. Bir sehpa üzerinde çalışıyordum. DSİ I. Bölge Müdürü Arif Onat bir gün beni çağırdı. Çok sert ve ciddi bir yöneticiydi. “Gelecek yıl kura çekmeyeceksin, 21 Haziran’da burada staja başlayacaksın” dedi. Meğer beni sessizce izlemiş. O söz, benim bütün meslek hayatımı belirledi. 1959’da mezun oldum, DSİ’de göreve başladım. ABD’de Bureau of Reclamation’da bir yıl çalıştım. Döndüğümde proje başmühendisi oldum. 1968’de bölge müdür yardımcısı, 1971’de DSİ I. Bölge Müdürü oldum.
DSİ döneminizde sizi en çok gururlandıran projeler hangileriydi?
Sındırgı Barajı, Türk mühendisliğinin gücünü gösteren bir projedir. Ardından Doğancı ve Nilüfer Barajları geldi. Bursa’nın 2030 hedefli içme suyu planlamasını yaptık. Dobruca Arıtma Tesisleri ve ana dağıtım hatlarını DSÖ standartlarında inşa ettik. Biz yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakları düşündük. Bursa bugün susuzluk yaşamıyorsa, bunun nedeni o yıllarda yapılan doğru planlamadır. Bursa İçme Suyu Arıtma tesisi o yıllarda Almanya’da uygulanan düzende projelendirildi ve oluşturuldu. Bugün kentlerin içme suyu şebekelerinde kullanılan siyah çelik boruların içindeki beyaz görünümlü kaplama düzenini Türkiye’ye ben getirdim. Biz Bursa İçme Suyu Projesi’ni uygularken Almanya'da çalışan bir sınıf arkadaşım yapılmakta olan çok uzun su hattında kullanılan çelik boruların içinin çimento bazlı bir maddeyle püskürtülerek kaplandığını, hem borunun ömrünün uzatıldığını hem de suyun sağlıklı ulaşımının sağlandığını söyledi. Almanya'ya gittim, sistemi gördüm ve bizim boruları imal eden Mannesman firmasının bu kaplama düzenine geçmesini sağladım. Bu uygulama Türkiye'de ilk oldu.
DSİ Nilüferspor’un kuruluş fikri nasıl doğdu?
Ben ortaokul ve liseyi Bursa Erkek Lisesinde okudum. Ortaokul 1’inci sınıfta ilk beden eğitimi dersimizde, kravatlı, elbiseli beden eğitimi hocamız bir kasa koydu, nasıl atlayacağımızı anlattı ve sırayla atlamamızı başlattı. Ben o kasayı atlayamadım ve lise bitene dek de atlayamadım. Diğer derslerimden hep yüksek not alıp iftihara geçtiğim. Hoca önümü kesmek için bana 5 not verirdi. İşte bu duygu beni DSİ Niluferspor’da, 8 branşta, (atletizm, voleybol, basketbol, yüzme, kayak, masa tenisi, güreş, tenis) ilkokula başlayan çocuklardan başlayarak temel spor eğitimi verme düzenini kurdurdu. Bu düzende ileri yaşlarda devamlı o sporu yapmalarını, içlerinden şampiyonlar çıkmasını, hatta milli takıma girmeleri yollarını açtı. Bursa’ya tenis sporunu biz getirdik. Birçok çocuğun hayatı spor sayesinde değişti. Bu benim için en büyük kazançlardan biridir.
Belediye başkanlığı döneminizde sizi yönlendiren temel ilke neydi?
Bursa Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini hiçbir zaman klasik anlamda bir siyasetçilik olarak görmedim. Kendimi her şeyden önce bir mühendis ve kamu kaynaklarının emanet edildiği bir yönetici olarak kabul ettim. ANAP İl Başkanı merhum İbrahim Yazıcı, 1994 seçimleri öncesinde beni sürekli aday olmaya zorluyordu. Ben ise liseden sınıf arkadaşım, üniversite yıllarında İTÜ yurdunda beş yıl boyunca aynı odada kaldığım Teoman Özalp’a rakip olmayı kabul etmiyordum. O yıllarda DSİ’de İstanbul İçmesuyu Projesi’ni yürütüyorduk. Bir gün İbrahim, “Mesut Bey senden İstanbul İçmesuyu Projesi hakkında bilgi almak istiyor” diyerek beni İstanbul’a götürdü. Mesut Bey’in yanına girdiğimizde elimi sıkarken, “Sen niye İbrahim’in adaylık teklifini kabul etmiyorsun?” dedi. Ben de elimi bırakmadan, “Ben mühendisim Sayın Başkan; benim için 2×2 daima 4 eder. Siz siyasetçiler için ise bazen 5,8 bazen 3,5 eder” dedim. Elimi hâlâ bırakmadan, “Söz, kabul et; 2×2 hep 4 edecek” dedi. Kabul ettim, seçimi kazandım ve başkan oldum. Aradan iki yıl geçmişti; Mesut Bey de Başbakan olmuştu. Bir gün özel kaleminden telefon ettiler, “Sayın Başbakan’ın kardeşi sizinle bir konuyu görüşmeye gelecek” dediler. Ben de “Buyursunlar” dedim. Kardeşi, yanında Volvo yetkilileriyle birlikte geldi. “Biz Karacabey’de Volvo TIR fabrikası kurmaya geldik” dediler. Ben de “Kuramazsınız; Bursa, iki otomobil fabrikasının yükünü zaten zor taşıyor” dedim. Çok kızarak ayrıldılar. Başbakan Mesut Bey’den bana bir telefon bile gelmedi. Yani sonuçta: 2×2 = 4 etti. Aslında bu ilke yalnızca belediye başkanlığı dönemimde değil, tüm yaşamım boyunca temel rehberim oldu; iki birime sadık olmak; para birimi kuruş, zaman birimi dakika. Yapacağım işlerin maliyetini ve faydasını kuruş bazında hesaplar, randevularıma dakikasında giderdim. Yapılan toplantılara da genellikle ilk ben giderdim; herkes benden sonra gelirdi. Dönemimde, DSİ mantığıyla başlattığım BursaRay projesiyle de gurur duyuyorum. 1994 seçimleri sürecinde, rahmetli Teoman 13,5 km’lik hat ve 77 vagon alımını içeren bir işi Siemens firmasına vermek üzere sözleşme imzalamak üzereydi. Kampanya sürecinde, ben kendisinden sözleşmeyi şimdi imzalamamasını, seçimi kazanırsam atacağım ilk imzanın bu olmasını rica ettim ve o da kabul etti. Seçimi kazandım ve sözleşme imzalamam için önüme geldi. Raylı sistemler benim yabancı olduğum bir konuydu; bu yüzden Avrupa Raylı Sistemler Birliği’nin Belçika’daki merkezine gittim. 77 vagon alacak bir belediye olarak orada oldukça iyi tanınıyorduk. Birlik başkanı beni dinledikten sonra İngiliz danışmanı Prof. Lesly bana yönlendirildi. Prof. Lesly, önce şehrin imar planlarını ve yerleşimlerini inceledi; nüfus yoğunluklarına baktı ve uygulamanın öncelikle Doğu-Batı hattında başlamasını, nüfus yoğunluğu az olan Kuzey hattının ise ilerleyen döneme bırakılmasını önerdi. İlk etap olarak Arabayatağı/BOSB hattı seçildi ve 37 vagonun yeterli olacağını söyledi. Ben 77’den 37’ye düşüşü çok hızlı buldum ve “47 olsun” dedim; ihale bu kapsamda hazırlandı. O sırada Alman Büyükelçisi beni aradı ve Alman hükümetinin projeye devlet kredisi vereceğini söyledi. Almanya’ya gidip hükümet yetkilileriyle görüştüm; ihale tutarının yüzde 60’ı, yıllık yüzde 4 faizli devlet kredisi, yüzde 40’ı ise yıllık yüzde 6 faizli ticari kredi olmak üzere kredi sözleşmesini ihale öncesinde imzaladık. İhaleyi yaptık, ilk bölümün temelini atarak inşaata başladık. Seçim oldu, ben kaybettim; benden sonra olanları Bursa yaşadı. Prof. Lesly’nin bir önerisi vardı, BursaRay işletmeye alındığında, paralel çalışan otobüs hatları kaldırılmalı, dik çalışır konumda hizmet vermeli ve Bursalılar kent içi aktarmalı ulaşım sistemine geçmeli; özel arabalarını kullanmamalı. Bugün Avrupa kentleri bu sistemi uyguluyor. Ben bu öneriyi her vesileyle belediye başkanlarına ve Bursa halkına yapıyorum, Kent içi trafiği yeni yol açarak rahatlatamazsınız; gelin, para harcamadan bu düzene geçelim. Başkanlığım döneminde su ve altyapı en önemli önceliklerimdi. BUSKİ’yi DSİ disipliniyle çalışır hale getirdim. Doğancı suyunu kentin her noktasına ulaştırdık; aynı zamanda pis su ve yağmur suyu altyapısını yenileyerek arıtma tesisleri kurduk. Ancak belediyeciliği yalnızca altyapıdan ibaret görmedim. Setbaşı’nda Bursa Şehir Kütüphanesi’ni ve Müzik Kütüphanesi’ni kurduk. Bursa Anayasası adını verdiğimiz 1/100.000 ölçekli imar planını hazırlattık. Botanik Park, Hayvanat Bahçesi, Cumalıkızık restorasyonu, çevre yolları, otobüs terminali ve metan gazı enerji santralleri bu bütüncül yaklaşımın ürünüdür. Ben belediye başkanlığını, bugünün değil gelecek kuşakların hakkını gözeten bir emanet olarak gördüm. Alkış için değil, doğru olduğuna inandığım için çalıştım. Bugün bazı değerlerin korunamamış olmasına üzülüyorum ama şuna inanıyorum: Bilimle ve vicdanla yapılan işler, zaman geçse de iz bırakır.
Kent vizyonu açısından en önemli projeleriniz hangileriydi?
Bursa Anayasası dediğimiz 1/100.000 ölçekli imar planı,
Botanik Park, Hayvanat Bahçesi,
Cumalıkızık restorasyonu,
Yakın çevre yolları, otobüs terminali,
Çöp depolama alanları ve metan gazı santralleri,
Bursa Senfoni Orkestrası,
Uludağ Dört Mevsim Turizm ve Çim Kayağı Dünya Şampiyonası…
Hepsi planlı, bilimsel ve uzun vadeli işlerdi.
Ulusal ve uluslararası çalışmalara bakışınız nasıldı?
TMOK, ICLEI, IULA ve FIS gibi kurumlarda görev aldım. Yerel yönetimlerin dünyayla entegre olması gerektiğine inanırım. Bursa’yı yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da görünür kılmak istedik.
Bugünden geriye baktığınızda ne hissediyorsunuz?
Bazı değerlerin korunamamış olmasına üzülüyorum. Ama şunu biliyorum: Doğru yapılan işler iz bırakır. Benim hayatım, öğretmenlerin, mühendisliğin ve kamu hizmetinin ortak eseridir.





