Röportajlar

Avrupa öğreniyor, Türkiye uyanıyor: “2035’e Doğru: İnsan Kaynağı Savaşı Başladı

Dünya ekonomisi, görünürde sessiz ancak etkisi derin bir rekabetin içinden geçiyor. Bu rekabetin merkezinde artık teknoloji, enerji ya da sermaye değil; insan kaynağı bulunuyor. Ülkeler büyüme, inovasyon ve küresel rekabette üstünlüklerini, sahip oldukları nitelikli işgücü kapasitesi üzerinden yeniden tanımlıyor.

RÖPORTAJ – HIDIRCAN KAYA

Avrupa, uzun süredir uyguladığı “yaşam boyu öğrenme” politikalarıyla bu dönüşümün önünde ilerliyor. Kıta genelinde meslekler değil, yetkinlik temelli beceri modeli güç kazanırken, çalışanların dijital ve sektörel becerilerini sürekli güncel tutmaları teşvik ediliyor. Türkiye ise genç nüfus avantajına rağmen bu potansiyeli tam olarak nasıl değerlendirmesi gerektiğini hâlâ tartışıyor.

2035’e yaklaşırken küresel yarışın belirleyici unsuru, düşük maliyetli işgücü değil; yetenekli, sürekli öğrenen ve dönüşen işgücü olacak. Bu çerçevede, hem Avrupa’nın dönüşüm stratejisini hem de Türkiye’nin mevcut konumunu değerlendirmek amacıyla insan kaynakları danışmanı ve ekonomi yazarı Barış Gül ile kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Gül, Avrupa’daki beceri ekosisteminin dönüşümünden Türkiye’nin genç işgücü yapısına, 2035’e yönelik risklerden yapılması gereken reformlara kadar pek çok başlıkta önemli değerlendirmelerde bulundu.

Avrupa, son 10 yılda insan kaynakları yönetiminde nereye geldi?

Avrupa, son 10 yılda insan kaynağını yalnızca “çalışan” değil, “sürekli öğrenen bir ekosistem” olarak ele aldı. 2015’ten bugüne baktığınızda kıta, beceri güncelleme kültürünü toplumsal bir alışkanlık hâline getirdi. Artık meslek değil “yetkinlik” konuşuluyor. Bir mühendis 45 yaşında dijital becerilerini güncelliyor, bir hasta bakıcı enerji verimliliği eğitimi alıyor. Bu sayede Avrupa, işsizlik oranını düşürürken üretkenliği artırıyor. Ama tabii Avrupa’da da her tablo pembe değil. Yaşlanan nüfus, gençlerin geç bağımsızlaşması ve bölgesel eşitsizlikler ciddi tehdit. Almanya’da bir veri analisti bulmak kolayken, İtalya’da nitelikli teknisyen açığı büyüyor. Avrupa şu anda “yeşil ve dijital” geçişin getirdiği yeni beceri talebine yetişmeye çalışıyor. Yani kriz bitti demek erken; sadece dönüşümün yönü değişti.

Türkiye bu dönemde nasıl bir yol izledi?

Türkiye, işgücünü büyütmekte ciddi bir başarı gösterdi. Özellikle son 5 yılda istihdam oranında artış, işsizlikte ise anlamlı bir düşüş var. Ancak bu iyileşme nitelik tarafında hâlâ kırılgan. En büyük eksiklik kadınların düşük işgücüne katılımı ve gençlerin eğitimle iş arasındaki köprüyü kuramaması. Avrupa’da “NEET” oranı (ne eğitimde ne istihdamda olan gençler) %10 civarında, Türkiye’de %20’nin üstünde.

Yine de umut var. Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) sistemi Türkiye’nin elindeki en büyük fırsat. İşletme-okul iş birliği modeliyle, gençleri hem üretime hem eğitime bağlayan bir yapıya dönüştü. Bu model yaygınlaşır ve kadın istihdamı desteklenirse, Türkiye 2035’e çok daha güçlü bir pozisyonda girebilir.

Öğrenme, hayat boyu sürmeli

Avrupa ile Türkiye’nin farkı temel olarak nerede yatıyor?

Avrupa’da “öğrenme” hayat boyu süren bir refleks. Türkiye’de ise eğitim hâlâ çoğunlukla gençlikte biten bir dönem olarak görülüyor. Avrupa’da şirketler çalışanına sürekli yatırım yaparken, Türkiye’de eğitim çoğu zaman maliyet olarak algılanıyor. Bir de kültürel fark var: Avrupa’da meslek liseleri itibarlı, Türkiye’de hâlâ “ikinci seçenek” gibi görülüyor. Oysa 2030’larda enerji, üretim, sağlık teknolojileri gibi alanlarda ara kademe nitelikli işgücü en stratejik alan olacak. Türkiye bunu fark etmek üzere; şimdi mesele, politikadan iş dünyasına kadar herkesin aynı hedefe kilitlenmesi.

2035 için tabloyu nasıl görüyorsunuz?

Avrupa 2035’te istihdamda doygunluk noktasına ulaşacak ama büyümeyi verimlilik üzerinden sürdürecek. Robotik, yapay zekâ ve yeşil dönüşüm alanlarında binlerce yeni iş çıkacak. Ancak bunlar “ara beceri” isteyen işler; üniversite mezunu kadar tekniker de kıymetli olacak.

Türkiye’de ise 2035’in kırılma noktası “katılım devrimi” olacak. Kadınların ekonomiye güçlü dönüşü ve gençlerin üretim zincirine entegrasyonu gerçekleşirse, Türkiye sadece sayısal olarak değil, niteliksel olarak da Avrupa’yla arayı kapatabilir. Yapamazsa, nüfus genç kalır ama verimlilik yaşlanır.

Ne yapılmalı?

Birincisi, eğitimle iş dünyasının etkileşimi eşzamanlı olmalı. Meslek liseleri, üniversiteler değil, sektörler yeni müfredatı şekillendirmeli. İkincisi, kadınların işgücüne katılımı yalnızca istihdam değil, toplumsal kalkınma meselesi. Üçüncüsü, işverenin insan kaynaklarına bakışı değişmeli. İnsan kaynakları artık bordro değil; stratejik bir büyüme departmanı.

2035’in insan kaynağı rekabeti “kimin daha çok çalıştığıyla” değil, kimin daha hızlı öğrendiğiyle kazanılacak. Avrupa bu yarışı önde başlattı; Türkiye ise hâlâ güçlü bir sprint atabilir. Yeter ki, doğru kaslarını geliştirmeye karar versin.

Bugünün işgücü politikası, yarının toplumsal refahını belirler. Avrupa bunu sistematik planla yapıyor; Türkiye ise enerjisini doğru yönlendirirse farkı hızla kapatabilir. Asıl mesele, insan kaynağını “geleceğin sermayesi” olarak görebilmekte.