Hıdırcan KAYA - Burak TAŞ

ÖZEL HABER

Avrupa Birliği’nin (AB) otomotiv sektöründe yerli üretimi desteklemeye yönelik Made in Europe yaklaşımı, Türkiye’nin Avrupa pazarındaki konumunu yeniden gündeme taşıdı. Fransa ve Almanya’nın 16 Ekim’de üzerinde uzlaştığı öneriyle İngiltere’nin belirli koşullarda otomotiv teşviklerinden yararlanmasının önü açılırken Türkiye’nin aynı özel kapsamda yer almaması, Türk otomotiv sanayisi açısından rekabet risklerini beraberinde getirdi. Ayrıca Türkiye’nin Avrupa otomotiv sanayisiyle güçlü ticari bağları, tartışmanın önemini arttırdı. Türkiye, 2025 yılında gerçekleştirdiği 41,5 milyar dolarlık otomotiv ihracatının 30,1 milyar dolarlık bölümünü AB ülkelerine yaptı. Toplam otomotiv ihracatının yüzde 72,5’ine karşılık gelen bu oran, Avrupa pazarının Türkiye için taşıdığı stratejik önemi ortaya koydu.

Türkiye’nin otomotiv üretiminde öne çıkan merkezlerinden Bursa da Avrupa’da şekillenen yeni sanayi politikalarından etkilenebilecek kentlerin başında geliyor. Ana sanayi üretimi ve geniş yan sanayi ağıyla Avrupa otomotiv tedarik zincirinin parçası olan Bursa’da, ihracat pazarlarına erişim ve yeni yatırımların devamlılığı açısından teşvik koşulları önem taşıyor. Avrupa’da üretim yeri ve yerli parça kullanımını esas alan destek mekanizmalarının yaygınlaşması durumunda, Türkiye’de üretim yapan şirketlerin Avrupa’daki rakipleriyle aynı koşullarda rekabet etmesi zorlaşabilir. Özellikle elektrikli araçlara yönelik tüketici destekleri, kamu alımları ve sanayi teşviklerinde Avrupa’da üretim şartının belirleyici olması, Türkiye’deki üreticilerin pazara erişimini ve yatırım planlarını etkileyebilir. Bununla birlikte olası etkilerin boyutu, düzenlemenin nihai kapsamına ve Türkiye’de üretilen araçlarla parçaların hangi koşullarda Avrupa üretimi kabul edileceğine bağlı olacak.

Bursa’nın ihracatında Avrupa ağırlığı

Bursa’nın 2026’nın ilk 9 ayında gerçekleştirdiği ihracat 13,57 milyar dolara ulaşırken otomotiv endüstrisinin dış satımı 7,12 milyar doları aştı. Almanya, Fransa ve İtalya kentin öne çıkan pazarları arasında yer aldı. Türkiye otomotiv sektörünün ihracatında Avrupa Birliği ülkelerinin payının yüzde 73,7’ye ulaşması, Made in Europe tartışmalarının Bursa açısından önemini artırdı. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yönelik ihracatında otomotiv sektörü önemli bir yer tutarken Bursa’nın dış ticaret verileri de kentin Avrupa pazarına bağımlılığını ortaya koyuyor. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) verilerinden derlenen bilgilere göre Bursa, 2026’nın ocak-eylül döneminde geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 4,7 artışla 13 milyar 569 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirdi. Kentin otomotiv endüstrisi ihracatı ise yüzde 8,7 artarak 7 milyar 115 milyon dolara ulaştı. Bursa’nın en fazla ihracat yaptığı ülkeler arasında Avrupa pazarının ağırlığı dikkat çekti. Almanya’ya yapılan ihracat, yılın ilk 9 ayında yüzde 15,3 artarak 2 milyar 234 milyon dolara yükseldi. Fransa’ya dış satım yüzde 15,2 artışla 1 milyar 946 milyon doları aşarken İtalya’ya ihracat yüzde 26,1 artarak 1 milyar 159 milyon dolara ulaştı. İspanya da 911,6 milyon dolarlık ihracatla Bursa’nın öne çıkan pazarları arasında yer aldı.

AB’nin payı yüzde 73,7

Türkiye’nin otomotiv ihracatı, 2026’nın ocak-eylül döneminde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3,1 artarak 31 milyar 144 milyon dolara ulaştı. Bu tutarın 22 milyar 948 milyon dolarlık bölümü Avrupa Birliği ülkelerine gerçekleştirildi. AB’nin sektörün toplam ihracatındaki payı yüzde 73,7 olurken bölgeye yapılan dış satım yıllık bazda yüzde 4,8 arttı.

Gümrük birliği tek başına yeterli olmayabilir

Türkiye ile AB arasında 1996’dan bu yana yürürlükte bulunan Gümrük Birliği, sanayi ürünlerinin ticaretinde önemli bir çerçeve oluşturuyor. Ancak Gümrük Birliği ilişkisi, Türkiye’de üretilen araçların yeni teşviklerden otomatik olarak yararlanacağı anlamına gelmiyor. Nihai montajın Avrupa’da yapılması ve araç üretiminde belirli oranlarda Avrupa menşeli ürün kullanılması gibi şartlar, Türkiye’deki üreticilerin desteklere erişiminde belirleyici olacak.

Kemal YAZICI

Otomotiv Endüstrisi İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Başkanı

Made İn Europe dışında kalmayı reddediyoruz

Türk Otomotiv sektörü olarak Türkiye’nin “Made in Europe” kapsamı dışında bırakılması düşüncesini ve yaklaşımını kesinlikle red ediyoruz ve kararın AB ülkeleri ve Türkiye’nin kazan-kazan ilişkisini devam ettirecek şekilde verilmesi için doğruları muhataplarımıza anlatmaya, çalışmaya devam ettiğimizi söylemek istiyorum.

Türkiye’nin bu sistemin dışında bırakılmasının olumsuz sonuçları her iki tarafta da derin bir şekilde hissedilecek. Öncelikle; mevcut tedarik zincirlerinin aksamasına, üretim maliyetlerinin tırmanmasına ve küresel rekabetin en üst seviyeye çıktığı bir dönemde Avrupalı araç üreticileri ile tedarikçilerinin zayıflamasına yol açacak. Yine bu durum; Türkiye’de üretilen araçlarda kullanılan AB menşeili aksam ve parçaları da dezavantajlı konuma düşürecek. Avrupa’da değer yaratmayı hedefleyen bir politikanın, bu değer zincirindeki Türkiye’nin katkısını koruması ve tanıması şart.

Eurostat verilerine dayanan analizlerimize göre, Türkiye otomotiv sektörü AB genelinde 250 binden fazla istihdamı doğrudan destekliyor. Bu entegrasyonun sekteye uğraması; Avrupa’da işsizliğin artmasına neden olacaktır. Diğer bir olumsuzluk ise Avrupa’da üretilen araçların fiyatları artacak ve Avrupalı tüketicilerin aynı araç için daha fazla ödeme yapması gerekecektir.

Türk otomotiv sektörü olarak, Avrupa’nın sanayi alanındaki rekabet gücünün, dayanıklılığının ve sürdürülebilir dönüşümünün güçlendirilmesi hedefini destekliyoruz. Ancak, AB ile yarım asra yaklaşan köklü Gümrük Birliği ilişkimize ve Avrupa otomotiv üretimine olan derin entegrasyonumuza rağmen Türkiye’yi dışarıda bırakan bir "Made in Europe" yaklaşımını kabul edilemez buluyor ve buna şiddetle karşı çıkıyoruz. Fransa-Almanya ortak pozisyonu, mevcut haliyle bu somut sanayi gerçekliğini görmezden geliyor.

Türkiye, sıradan bir üçüncü ülke tedarikçisi değil. 1995 yılında kurulan AB–Türkiye Gümrük Birliği’nden bu yana otomotiv sektörlerimiz; karşılıklı yatırımlar, kapsamlı mevzuat uyumu ve güçlü ticari ortaklıklarla birbirine sıkı sıkıya bağlı üretim ağları inşa etti. Türkiye’de üretilen araçlar Avrupalı üreticilerin bileşenlerini ve teknolojisini taşırken, Türk tedarikçiler de AB genelindeki araç üretimine doğrudan ve kritik katkılar sağlıyor. Ortada, rekabet gücü tüm değer zincirinin bütünlüğüne bağlı ortak bir sanayi ekosistemi var.

Kapsama alınma kriterinin AB-27 sınırlarının ötesinde yalnızca 1 Ocak 2020 itibarıyla tek pazara dahil olan ortaklarla sınırlandırılması, Türkiye’nin AB ile olan özel ve ayrıcalıklı statüsünü yok sayıyor. Hazırlanan çerçeve, AB–Türkiye Gümrük Birliği’ni kapsama alınmanın temel gerekçesi olarak açıkça tanımalı; karşılıklılık ilkesini ve kuralların etrafından dolanılmasını önleyecek net, uygulanabilir mekanizmaları içermeli.

Öncelikle altını çizmek gerekir ki Fransa-Almanya ortak tutumu nihai bir yasal metin değildir; süreç henüz tamamlanmış değil. Ancak düzenlemenin bu haliyle yasalaşması durumunda, Türkiye otomotiv sanayisinin kalbi konumundaki Bursa’da, Kocaelinde ve diğer illerimizdeki üreticilerimiz kaçınılmaz olarak stratejik bir yol ayrımına gelecek. Tedarik zincirindeki rekabetçiliği korumak adına AB içinde montaj, ortaklık veya doğrudan yatırım seçenekleri belirli ölçekteki firmalar için gündeme gelebileceği gibi; Kuzey Amerika, Orta Doğu ve gelişen diğer pazarlara yönelik pazar çeşitlendirme hamleleri de hız kazanacak. Bununla birlikte, köklü bir tedarik sanayi ekosistemini ve nitelikli üretim gücünü kısa sürede başka coğrafyalara taşımak ne kolay ne de maliyet açısından rasyonel. Dolayısıyla üreticilerimizin önceliği, yüksek katma değerli, yeşil ve dijital dönüşüme uyumlu üretimi derinleştirerek Avrupa için vazgeçilmez ortaklık konumunu güçlendirmek olacak.

Sayın Ticaret Bakanımız Ömer Bolat ile gerçekleştirdiğimiz istişareler doğrultusunda, devletimizin ve sektörümüzün tam bir eş güdümlü diplomasisiyle AB Üye Devletleri, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Komisyonu nezdindeki temaslarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz; yürüttüğümüz bu yoğun lobi faaliyetlerinin nihai düzenlemede Türkiye lehine somut bir sonuç doğuracağına inanıyoruz. Türkiye’de üretilen araçlar ve otomotiv aksamları, ilgili “Made in Europe” çerçevesi kapsamında değerlendirilmeye uygun olmalı ve Türkiye’deki nitelikli üretim yerel içerik gereksinimlerine dahil edilmeli. Bu tanıma; ister Sanayi Hızlandırma Yasası (IAA) bünyesinde kalsın ister Otomotiv Paketi’ne aktarılsın, montaj, bileşen ve teknoloji kriterlerinin yanı sıra teşvik ve kamu alımı rejimlerinde de tutarlı bir şekilde uygulanmalı. Karar vericilere, Türkiye’nin dışlandığı bir denklemde Avrupa otomotiv sanayisinin maliyet artışları ve tedarik aksamaları nedeniyle küresel rekabette daha da zayıflayacağı gerçeği net verilerle aktarılmaya devam edilmeli.

Türkiye’nin bu çerçeveye dahil edilmesi, bir bütün olarak Avrupa otomotiv sanayisinin geleceğine, dayanıklılığına ve küresel rekabet gücüne yapılmış stratejik bir yatırım olacak. Avrupa ve Türkiye’nin ortak çıkarları birlikte hareket etmekten geçiyor, çalışmalarımıza Sanayi Hızlandırma Yasası (IAA) istediğimiz şekilde yasalaşana kadar ara vermeden devam edeceğiz.

Orhan Korgavuş
Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı

Beklentimiz Türkiye’nin konumunun korunmasıdır

Bursa, Avrupa otomotiv sanayisinin önemli üretim ve tedarik merkezlerinden biri. Türkiye’nin “Made in Europe” düzenlemesindeki konumu henüz netleşmiş değil. Son dönemde gündeme gelen gelişmeler, Türkiye’nin kapsam dışında kalma riskini artırıyor. Bursa’da bizim gibi üretiminin yüzde 60–70’ini ihraç eden çok sayıda firma bulunuyor. Bu nedenle Türkiye’nin kapsam dışında bırakılması, özellikle Avrupa’ya ihracat yapan firmalarımızın rekabet gücünü ve mevcut pazar paylarını olumsuz etkileyebilir. Beklentimiz, Türkiye’nin Avrupa üretim zincirindeki güçlü konumunun korunmasıdır.

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında uzun yıllara dayanan güçlü bir ticari ve üretim entegrasyonu bulunuyor. Ancak son gelişmeler, Gümrük Birliği'nin tek başına eşit rekabet koşullarını garanti etmediğini gösteriyor. Türkiye'nin Avrupa otomotiv sanayisindeki güçlü konumu dikkate alınarak, Türk üreticilerin Avrupalı rakipleriyle aynı şartlarda rekabet edebilmesi sağlanmalı. Mevcut ekonomik iş birliğinin korunmasını ve Türkiye'nin bu süreçte dezavantajlı konuma düşürülmemesini elzem görüyoruz.

Önceliğimiz, üretim gücümüzü ve yatırımlarımızı Türkiye’de koruyarak uluslararası pazarlardaki rekabetçiliğimizi sürdürmek olmalı. Bunun yanında verimlilik, teknoloji yatırımları ve alternatif ihracat pazarlarına yönelmek önem kazanacaktır. Avrupa’daki yatırım fırsatları değerlendirilebilir ancak üretimin yurt dışına kayması ülkemiz açısından arzu ettiğimiz bir sonuç değil.

Hükümetimiz, iş dünyası ve sektör temsilcilerimiz çok geç olmadan ortak hareket ederek AB nezdindeki girişimlerini hızlandırmalı. Türkiye’nin Avrupa otomotiv sanayisinin ayrılmaz bir parçası olduğu; üretim kapasitemiz, kalite standartlarımız ve güçlü tedarik altyapımızla somut şekilde ortaya konulmalı. Gümrük Birliği çerçevesindeki iş birliğimiz dikkate alınarak, Türkiye’nin düzenleme kapsamında eşit rekabet koşullarına sahip olması sağlanmalı.

Türk otomotiv yan sanayisi, yıllardır Avrupa’nın önde gelen otomotiv üreticilerine yüksek kalite standartlarında doğrudan tedarik sağlıyor. Türkiye’nin kapsam dışında bırakılması yalnızca ülkemizin rekabet gücünü değil, Avrupa’nın mevcut tedarik zincirini de olumsuz etkileyebilir. Beklentimiz, Türkiye’nin Avrupa üretim ekosistemindeki stratejik konumunun korunması ve karşılıklı kazanımların gözetilmesidir.

Taner Yılmaz

May Fren Yönetim Kurulu Başkanı

Avrupa’ya yatırımları arttırabilirsek etkili olacağız

Bursa'daki üreticilerimizin bir kısmı Avrupa'ya yatırım yaparak yollarına bir şekilde devam edebilecek; ancak bunu yapamayacak durumdaki birçok küçük işletmemiz, Avrupa'ya ürün satma konusunda rekabetçi olamayacakları için bu durumdan oldukça olumsuz etkilenecek kanaatindeyim.

Özellikle Made in Europe vurgusu ve eğilimi, Bursa otomotiv yan sanayimizi çok olumsuz etkileyecektir. Sektördeki büyük firmalarımız Avrupa'ya yatırım yaparak bu engeli aşma şansına sahip olsalar da onlara bağlı çalışan birçok yan sanayimiz bu hamleleri yapamayacak ve Avrupa'ya vergiler konulacağı zaman rekabetçi olamayacakları için bu süreçten çok olumsuz etkilenecektir.

Türkiye olarak Avrupa'ya yatırımlarımızı biraz daha artırırsak, bu tür kararların Türkiye kapsamı içerisinde sunulmasında ve yönetilmesinde etkili olabileceğimiz görüşündeyim. Ancak baktığımızda, milliyetçilik akımlarının ve özellikle ekonomik krizlerin olduğu dönemlerde sağ görüşlü milliyetçi partilerin Avrupa'da iktidara geldiğini görüyoruz. Milliyetçi partiler halklarının menfaatine yönelik hareketler ve eylemler yaptığı için, Avrupa'da işler iyi gitmezken Avrupa'nın dış tedarikçisi olan Türkiye'den bu ürünlerin alınmasına karşı hamleler yapılıyor; bu da tamamen milliyetçi duyguların bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada sivil toplum kuruluşlarımıza ve hükümete de son derece ciddi görevler düşüyor.

Osman Aşlav

Demircioğlu Group Yönetim Kurulu Başkanı

Kapsam dışında tutulursak riskler ortaya çıkabilir

Türkiye’nin “Made in Europe” politikalarında kapsam dışında tutulması hâlinde, Bursa sanayisi açısından ciddi rekabet riskleri ortaya çıkabilir. Avrupa’ya ihracat yapan firmalarımızın yeni projelere erişimi zorlaşabilir, mevcut siparişleri orta vadede azalabilir ve Avrupa’daki rakipleri karşısında dezavantajlı bir konuma düşebilirler.

Türkiye’nin Avrupa üretim zincirinden uzaklaştırılması, yalnızca Türk sanayisine değil, Avrupa sanayisinin rekabet gücüne de zarar verecektir.

Türkiye, Avrupa Birliği ile uzun yıllardır sürdürdüğü Gümrük Birliği ilişkisi sayesinde Avrupa sanayisinin önemli üretim ve tedarik ortaklarından biridir. Türk sanayicisi, Avrupa’nın talep ettiği kalite standartlarına uyum sağlamak, üretim teknolojilerini geliştirmek ve uluslararası rekabet koşullarına hazırlanmak için önemli yatırımlar yaptı. Böylesine güçlü bir ekonomik bütünleşmeye rağmen Türkiye’de üretilen ürünlerin Avrupa sanayi politikalarında dezavantajlı değerlendirilmesi, mevcut ticari ilişkilerin ruhuyla bağdaşmaz. Elbette Gümrük Birliği ile sanayi destekleri ve menşe kriterlerinin aynı hukuki kavramlar olmadığını göz önünde bulundurmak gerekir. Ancak bu farklılık, Türkiye’nin Avrupa üretim ekosistemindeki stratejik konumunun göz ardı edilmesine gerekçe olmamalıdır.

Avrupa ile aynı standartlarda üretim yapan Türk sanayicisinin, yalnızca üretim yaptığı ülke nedeniyle rekabet dezavantajına uğramasını doğru bulmuyoruz. Öncelikle sanayicilerimizin gelişmeleri doğru analiz ederek uzun vadeli stratejiler oluşturması gerekir.

Avrupa’daki müşterilerimizle ilişkilerimizi güçlendirmeli, üretim verimliliğimizi artırmalı ve yüksek katma değerli ürünlere daha fazla yatırım yapmalıyız. Bazı firmalarımız için Avrupa ülkelerinde lojistik merkezleri, satış ofisleri, mühendislik birimleri veya ortak üretim tesisleri kurmak stratejik seçenekler olabilir. Ancak üretimin Türkiye dışına taşınmasını ilk çözüm olarak görmüyorum. Önceliğimiz, Türkiye’deki üretim gücümüzü ve istihdamımızı koruyarak uluslararası rekabet kabiliyetimizi geliştirmek olmalı.

Bu doğrultuda otomasyon, dijitalleşme, yapay zekâ destekli üretim sistemleri ve enerji verimliliği yatırımlarına hız vermeliyiz. Bunun yanı sıra yalnızca Avrupa pazarına bağlı kalmadan Amerika, Orta Doğu ve gelişmekte olan pazarlarda yeni müşteriler ve iş birlikleri aramalıyız.

Başta Ticaret Bakanlığı ile Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı olmak üzere ilgili kamu kurumlarının, Avrupa Birliği nezdinde koordineli ve güçlü girişimlerde bulunması gerekiyor. Önemli sektör temsilcilerimizin de Avrupa’daki muhataplarıyla ortak hareket etmesi büyük önem taşıyor. Türkiye’nin Avrupa sanayisine katkısını yalnızca ihracat rakamlarıyla değil; üretim kapasitesi, tedarik güvenliği, mühendislik gücü, lojistik avantajları ve istihdama sağladığı dolaylı katkılarla birlikte anlatmalıyız.

Ayrıca Türkiye’den tedarik yapan Avrupalı ana sanayi kuruluşlarının da bu süreçte söz sahibi olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü Türkiye’nin tedarik zincirinden uzaklaştırılması, Avrupa’daki üreticiler açısından maliyet artışlarına ve tedarik süreçlerinde yeni risklere yol açabilir. Avrupa’nın küresel rekabet gücünü koruyabilmesi için Türkiye gibi güçlü ve güvenilir üretim ortaklarına ihtiyacı vardır.

Dünya sanayisi hızlı bir dönüşümden geçiyor. Elektrikli araçlar, dijitalleşme, yapay zekâ, sürdürülebilir üretim ve yeni ticaret politikaları, önümüzdeki dönemin rekabet koşullarını belirleyecek. Türk sanayicisi, bugüne kadar karşılaştığı birçok zorluğu üretim gücü, girişimcilik anlayışı ve esnekliği sayesinde aşmayı başardı. Bu süreçte de doğru politikalar ve güçlü iş birlikleriyle rekabet avantajımızı koruyabileceğimize inanıyorum.

Dr.Ing. Sükrü Kayaoğlu

Palaz Safety Belts Yönetim Kurulu Başkanı

Firmalarımız yeni pazarlara açılmalı

Türk otomotiv sanayisinin rekabet gücü, özellikle son bir yılda ülkemizde yaşanan maliyet artışları nedeniyle zaten baskı altında. “Made in EU” düzenlemesi kapsamında Türkiye’nin dışarıda bırakılması durumunda, firmalarımızın rekabet dezavantajı daha da büyüyebilir. Bu durum yalnızca ihracatı değil, yeni projelerin ve yatırımların hangi ülkelerde gerçekleştirileceğini de etkileyebilir.

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında yıllar içinde güçlü ve karşılıklı bağımlılığa dayanan bir üretim ekosistemi oluştu. Gümrük Birliği’ne rağmen Türk üreticilerin bazı destek ve tedarik süreçlerinde dezavantajlı konuma düşmesi hem Türkiye’deki hem de Avrupa’daki sanayicileri olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle düzenlemenin mevcut ticari entegrasyonu dikkate alması gerektiğini düşünüyoruz.

Firmalarımız yeni pazarlara açılmalı ve Avrupa’daki yapılanmalarını güçlendirmeli; ancak bunun yanında Türkiye’de üretimin rekabetçi kalması da sağlanmalı. Bizim Avusturya’da da şirketimizin bulunması, olası değişikliklere karşı farklı çözümler geliştirmemize imkân tanıyor. Buna rağmen böyle bir düzenlemenin şirketimiz üzerinde de olumsuz etkileri olacaktır. Avrupa’da şirket sahibi olmak, Türkiye’de artan üretim maliyetlerini ve oluşabilecek rekabet dezavantajını tamamen ortadan kaldırmıyor.

Kamu kurumları, ihracatçı birlikleri ve sektör temsilcileri ortak bir yaklaşım geliştirmeli. Avrupa Birliği’ne Türkiye’nin üretim zincirindeki rolü, karşılıklı yatırımlar, istihdam ve tedarik katkısı somut verilerle anlatılmalı. Hedefimiz ayrıcalık istemek değil, yıllardır oluşan ticari ve sanayi entegrasyonunun adil biçimde değerlendirilmesini sağlamak olmalı.

Türk otomotiv yan sanayisi yalnızca maliyet avantajıyla değil; mühendislik, kalite, esneklik ve teslimat kabiliyetiyle de Avrupa sanayisinin önemli bir parçası. Ülkemizdeki maliyet baskılarının üzerine bir de bu tür bir dışlanma gelirse, sektörümüzün rekabet gücü ciddi biçimde zarar görebilir. Bu nedenle Türkiye’nin Avrupa üretim ekosisteminin dışında değil, ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmesi hem Türk hem de Avrupalı üreticilerin yararınadır.

Umut Özdeş

Yeşilova Otomotiv Genel Müdürü

Zorlu bir sürece gireceğiz

Bursa açısından temel risk, mevcut ihracatın yanı sıra gelecek üretim projelerinin ve yatırımların kaybedilmesi riskidir. Yatırım çekmekte zorlanan bir ülke olarak daha da zorlu bir sürece gireceğiz.

Otomotiv sektöründe uzun vadeli kararlar bir gerekliliktir, tedarikçi ve üretim yeri kararları yıllar öncesinden verilir. Türkiye’deki üretimin Avrupa kaynaklı teşvik ve satın alma programlarında dezavantajlı hâle gelmesi, yeni araç platformlarının ve parça siparişlerinin AB içindeki tesislere yönelmesine neden olacaktır. İhracata devam edebilecekler de bir yandan düşen hacim ve artan maliyetlerle boğuşurken ihracat için düşük fiyat baskısı ile karşı karşıya kalacaklardır.

Bununla birlikte bütün otomotiv ihracatının aynı anda aynı ölçüde ve hemen etkileneceğini söylemek doğru olmaz. Her şey aleyhimize seyrederse bile 24-36 aylık bir döneme yayılan bir etki beklemeliyiz.

Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği, sanayi ürünlerinde gümrük vergileri ve miktar kısıtlamalarının kaldırılmasını sağlıyor. Ancak kamu alımları ve tüm destek programlarına eşit erişimi otomatik olarak güvence altına almıyor. Dolayısıyla gümrüksüz ticaret ile teşviklerden eşit yararlanma birbirinden farklı konulardır.

Türkiye’nin kapsam dışında kalması hâlinde, ürünlerimiz AB’ye gümrüksüz girebilse bile müşteriler açısından daha az avantajlı hâle gelebilir. Aynı kalite ve maliyet düzeyindeki iki üründen AB’de üretilen ürünün desteklerden yararlanması, Türkiye’deki üretici aleyhine bir rekabet farkı oluşturur.

Böyle bir yaklaşımın Gümrük Birliği’nin ekonomik bütünleşme amacıyla çelişeceği nettir. Ancak hukuken anlaşmaya aykırılık söz konusudur diyemeyiz. Ekonomik açıdan ise Türkiye ile AB arasındaki üretim bütünlüğü zayıflar ve yatırım kararlarında belirsizlik artar. Türkiye’de üretim yapan Avrupa sermayeli firmalar da bu etkiden payını alır.

Ana yaklaşım belli olsa da detayda birçok konu netleşmediği için yaşanabileceklere dair olasılıklar çok fazla. Süreci olumlu ya da en az zararla atlatabilmek için AB ile müzakerelerde bu detaylarda Türkiye’yi ve sanayimizi koruyacak çözümler üretebilmemiz gerekiyor.

Mevcut müşterilerle ortak hareket etmek; Türkiye’den tedarikin değiştirilmesinin maliyet, kalite, teslimat ve kapasite üzerindeki etkisini birlikte ortaya koymak. Müşterilerimizin özellikle Türkiye’de yatırımı da olanların artacak maliyetleri öne çıkararak ekonomik avantajlarını kaybetmemek için mücadele etmelerine ikna etmek önemli.

Hem şirketlerimiz hem TOBB, OSD, TAYSAD, OIB, BTSO gibi birliklerimiz hem de ilgili bakanlıklarımız üzerinden hedefimiz; Türkiye’deki üretimin ve Türk menşeli parçaların ilgili düzenlemelerde hangi haklardan yararlanacağının açık, öngörülebilir ve kalıcı biçimde tanımlanması olmalıdır. Parçaların gümrük birliği nedeni ile AB kapsamında kabul edilmesi ile (Made in EU yerine Made with EU) Türkiye’de üretilen araçların desteklere erişimi ayrı ayrı güvence altına alınmalıdır.

Türkiye’den tedarikin değiştirilmesi hâlinde oluşacak maliyet artışı, alternatif kapasite ihtiyacı, devreye alma süresi ve yatırım yükü ile Avrupa’ya etkileri net belgelenmeli ve gösterilmelidir.

Diğer yandan AB ile vize problemlerinde de yaşadığımız güven ve denetlenebilirlik diğer önemli başlık olarak öne çıkıyor: Menşe, katma değer ve tedarik zinciri izlenebilirliği konusunda şeffaf mekanizmalar önerilerek üçüncü ülke ürünlerinin kuralları aşmayacağının garantisi verilmeli ve aksi durumlara dair endişe giderilmelidir.

Bunları başaramazsak bile süreci bir geçiş güvencesi alarak yönetmeyi hedeflemeliyiz. Mevcut sözleşmelerin, devam eden araç programlarının ve yatırım kararlarının korunması için uygulanabilir geçiş hükümleri alınmalıdır.

Yeşilova olarak biz, Türkiye’yi Avrupa otomotiv sanayisinin ayrılmaz bir üretim ve mühendislik ortağı olarak görüyoruz. Alüminyumun hafifletme ve geri dönüştürülebilirlik avantajlarını yüksek katma değerli çözümlere dönüştürerek müşterilerimizin rekabet gücüne ve sürdürülebilirlik hedeflerine katkı sağlamayı amaçlıyoruz.

Uzun vadeli yatırımlarımızı güvenle planlayabilmek için beklentimiz, Türkiye’de yaratılan katma değerin Avrupa’nın yeni sanayi politikalarında adil ve öngörülebilir biçimde karşılık bulmasıdır. Avrupa’nın otomotivde güçlü geleceğinin, bugüne kadar olduğu gibi Türkiye’nin üretim ve mühendislik yetkinlikleriyle birlikte inşa edilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Büşra Demiroğlu Okur

Burçak Metal Genel Müdürü

Firmalarımız pazar kaybetme riskiyle karşı karşıya

Türkiye, otomotiv sanayisinde Avrupa’nın önemli üretim ve tedarik merkezlerinden biridir. Özellikle Bursa, ana sanayi kuruluşları ve güçlü yan sanayisiyle Avrupa otomotiv ekosisteminin önemli bir parçasıdır. Yıllar içinde oluşan üretim altyapımız, mühendislik birikimimiz, kalite standartlarımız ve esnek üretim kabiliyetimiz, Türkiye’yi Avrupa için stratejik bir üretim ortağı hâline getirmiştir.

“Made in Europe” düzenlemesi kapsamında Türkiye’nin dışarıda kalması hâlinde, özellikle Avrupa’ya ihracat yapan firmalarımız açısından önemli rekabet riskleri ortaya çıkabilir. Düzenlemenin nihai kapsamına ve uygulama koşullarına bağlı olarak Türk üreticilerinin belirli kamu desteklerinden veya teşvik mekanizmalarından yararlanamaması, Avrupa’da üretim yapan rakiplerine karşı dezavantaj oluşturabilir. Otomotiv yan sanayisinde rekabet yalnızca ürün kalitesiyle değil; maliyet, teslimat süresi, tedarik güvenilirliği ve müşteriye yakınlık gibi unsurlarla da şekilleniyor. Türk firmaları bu alanlarda önemli avantajlara sahip. Ancak yeni düzenlemeler bu avantajları zayıflatırsa firmalarımızın sipariş kaybetme, yeni projelere erişimde zorlanma ve uzun vadede pazar payı kaybetme riskiyle karşılaşması mümkün.

Burada yalnızca bugünkü ihracat rakamlarını değil, gelecekteki yatırımları ve yeni projelerin hangi ülkelerde konumlandırılacağını da düşünmeliyiz. Avrupa’daki müşteriler, üretim planlarını yaparken teşviklerden yararlanabilen ve düzenlemeler açısından avantajlı konumdaki tedarikçileri tercih edebilir.

Dolayısıyla mesele yalnızca bir etiket veya menşe tartışması değildir. Türkiye’nin Avrupa otomotiv değer zincirindeki konumunun, gelecekteki yatırımlarının ve rekabet gücünün korunması meselesidir.

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki Gümrük Birliği, sanayi ürünleri ticaretinin temel unsurlarından biridir. Türk sanayisi, Avrupa pazarına uyum sağlamak amacıyla üretim süreçlerine, kalite standartlarına ve müşteri beklentilerine önemli yatırımlar yapmıştır. Bu nedenle Türkiye’nin Avrupa’nın üretim ve tedarik zincirine bu ölçüde entegre olmasına rağmen yeni sanayi politikalarının dışında kalma ihtimali, ticari ilişkiler açısından önemli bir soru işareti oluşturuyor.

Burada temel beklentimiz, Türkiye’nin yalnızca bir ihracatçı ülke olarak değil, Avrupa sanayisinin üretim ortağı olarak değerlendirilmesidir. Türkiye’de üretilen birçok otomotiv parçası, Avrupa’daki fabrikaların üretim süreçlerinde kullanılıyor. İki tarafın üretim sistemleri birbirinden bağımsız değil; aksine birbirini tamamlayan bir yapıya sahip. Elbette Gümrük Birliği, Türkiye’nin AB üyesi olduğu veya bütün yeni AB sanayi politikalarından otomatik olarak yararlanacağı anlamına gelmiyor. Bu nedenle düzenlemenin hukuki çerçevesi, kapsamı ve uygulanma koşulları dikkatle değerlendirilmelidir.

Bununla birlikte, Türkiye’deki üreticilerin kalite, teknoloji ve üretim standartları bakımından Avrupalı rakipleriyle aynı seviyede olmasına rağmen yalnızca üretim yapılan ülke nedeniyle dezavantajlı duruma düşmesi, rekabet açısından ciddi sorunlar doğurabilir.

Bizim beklentimiz, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ekonomik bütünleşmenin yeni düzenlemelerde de dikkate alınmasıdır. Avrupa’nın rekabet gücünü artırmayı hedefleyen bir yaklaşımın, Avrupa sanayisinin uzun yıllardır birlikte çalıştığı Türk üreticileri zayıflatmaması gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle bu konuyu yalnızca üretimin Avrupa’ya taşınması veya yeni pazarlara yönelme seçeneği üzerinden değerlendirmemeliyiz. Her firmanın müşteri portföyü, ürün grubu, yatırım kapasitesi ve maliyet yapısı farklıdır. Dolayısıyla bütün firmalar için geçerli tek bir çözüm bulunmuyor.

Bursa’daki üreticilerin öncelikle düzenlemenin kendi ürünlerine, müşterilerine ve devam eden projelerine etkisini analiz etmesi gerekiyor. Hangi ürün gruplarının kapsama gireceği, hangi destek mekanizmalarının uygulanacağı ve Türkiye’de üretim yapan tedarikçilerin hangi koşullarda dezavantaj yaşayacağı netleştirilmelidir. Bunun yanında firmalarımızın üç temel alana odaklanmasını önemli buluyorum.

Birincisi, verimlilik ve teknoloji yatırımlarıdır. Otomasyon, dijitalleşme, enerji verimliliği, üretim kalitesinin artırılması ve fire oranlarının azaltılması, rekabet gücümüzü korumak açısından kritik öneme sahip. Değişen koşullara uyum sağlamak için üretim süreçlerimizi sürekli geliştirmeliyiz. İkincisi, pazar ve müşteri çeşitlendirmesidir. Avrupa pazarı bizim için stratejik önemini koruyor. Ancak mevcut pazarlara bağımlılığı azaltmak amacıyla yeni coğrafyalarda ve farklı sektörlerde de fırsatlar değerlendirilmelidir. Üçüncüsü ise yatırım ve üretim lokasyonu stratejisidir. Avrupa’da yatırım yapmak veya üretimin bir bölümünü AB ülkelerine taşımak bazı firmalar için mantıklı bir seçenek olabilir. Ancak bu karar yalnızca olası teşvikler dikkate alınarak verilmemelidir. İşçilik, enerji, lojistik, finansman, operasyonel yönetim ve yatırımın geri dönüş süresi birlikte değerlendirilmelidir.

Benim yaklaşımım, öncelikle Türkiye’deki üretim altyapımızı güçlendirmek ve rekabetçiliğimizi korumak yönündedir. Avrupa’da yatırım yapılması gerekiyorsa bunun mevcut üretim gücümüzü zayıflatmak yerine tamamlayıcı bir yapı oluşturması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’nin güçlü üretim altyapısını korurken Avrupa’daki varlığını da geliştirebildiği bir model hem firmalarımız hem de ülkemizin sanayisi açısından daha sürdürülebilir olacaktır. Bu konuda kamu, özel sektör ve meslek örgütlerinin ortak hareket etmesi gerektiğine inanıyorum. Öncelikle hükümetimizin Avrupa Birliği nezdinde diplomatik ve ticari girişimlerini güçlendirmesi gerekiyor. Türkiye’nin Gümrük Birliği kapsamındaki konumu, Avrupa sanayisine sağladığı katkı ve mevcut tedarik zincirlerindeki rolü somut verilerle ortaya konulmalıdır.

İş dünyası örgütleri, otomotiv ana sanayi ve yan sanayi kuruluşları, ihracatçı birlikleri ve ilgili meslek kuruluşları da bu sürece aktif katkı sağlamalıdır. Yalnızca Türkiye’nin kapsam dışında kalmasının yaratacağı riskleri anlatmak yeterli olmayacaktır. Türkiye’nin kapsam içine alınmasının Avrupa sanayisine sağlayacağı faydaları da açıkça göstermek gerekir. Türkiye’deki üretim altyapısının Avrupa’daki fabrikalara sağladığı lojistik avantajlar, kısa teslimat süreleri, mevcut kalite standartları, mühendislik yetkinliği, esnek üretim kabiliyeti ve yıllar içinde oluşan tedarikçi ilişkileri somut verilerle desteklenmelidir.

Bursa özelinde otomotiv yan sanayisinin Avrupa üretim sistemine katkısı, istihdam gücü, ihracat kapasitesi ve ana sanayiyle kurduğu entegrasyon da bu çalışmalarda öne çıkarılmalıdır. Ayrıca düzenlemenin yalnızca bugünkü ticaret hacmi üzerinden değil, gelecekteki yatırımlar ve Avrupa’nın küresel rekabet gücü üzerindeki etkileri bakımından da değerlendirilmesi önemlidir.

Türkiye’nin beklentisi ayrıcalık talep etmek değil, mevcut ekonomik bütünleşmenin ve üretim ortaklığının adil biçimde dikkate alınmasıdır. Üretim zincirinin bir parçası olan Türk firmalarının yalnızca ülke sınırları nedeniyle dezavantajlı hâle gelmemesi için uygun ve sürdürülebilir bir çözüm geliştirilmelidir. Bence bu konunun en önemli noktası, Avrupa sanayisinin geleceğini yalnızca coğrafi sınırlar üzerinden değerlendiremeyeceğimizdir. Günümüzde rekabet, ülkelerin tek başına üretim yapabilmesinden çok, güçlü ve sürdürülebilir tedarik zincirleri kurabilmesine bağlıdır.

Türkiye, otomotiv sanayisinde yıllardır bu zincirin önemli bir parçası olarak faaliyet gösteriyor. Bursa da üretim kapasitesi, nitelikli iş gücü, teknik bilgi birikimi ve gelişmiş yan sanayisiyle bu yapının merkezlerinden biri konumunda. Türkiye’nin kapsam dışında kalması, yalnızca Türk üreticilerini etkilemekle kalmayabilir; Avrupa’daki ana sanayi kuruluşlarının tedarik maliyetlerini, üretim esnekliğini ve tedarik güvenliğini de etkileyebilir. Bu nedenle konuya yalnızca Türkiye’nin çıkarları açısından değil, Avrupa sanayisinin uzun vadeli çıkarları açısından da bakılmalıdır.

Bizler sanayiciler olarak değişime uyum sağlamaya, teknolojiye yatırım yapmaya ve üretimimizi geliştirmeye devam edeceğiz. Ancak rekabetin adil koşullarda gerçekleşmesi ve yıllardır birlikte oluşturulan ekonomik değer zincirinin korunması da en az bu çabalar kadar önemlidir. Türkiye’nin Avrupa için yalnızca bir tedarikçi değil, üretim ve teknoloji ekosisteminin güçlü bir ortağı olduğu gerçeğinin yeni düzenlemelerde karşılık bulmasını bekliyoruz. Türkiye’nin bu zincirdeki konumunun korunması, yalnızca ülkemizin sanayisi için değil, Avrupa’nın rekabet gücü ve tedarik güvenliği açısından da önem taşıyor.

Adnan Numan

Cappafe Oto Genel Müdür

Kapsam dışında tutulmamız üretici için risktir

Bursa, Türkiye’nin otomotiv ve yan sanayi üssü olarak küresel tedarik zincirinde kritik bir role sahiptir. “Made in Europe” kriterinin uygulanması ve Türkiye’nin bu kapsamın dışında tutulması, yerli üreticilerimiz ve yan sanayimiz için çok ciddi bir risk teşkil etmektedir. Özellikle Avrupa pazarına yönelik katma değerli üretim yapan firmalarımız, ana sanayilerin yerli ve Avrupalı tedarikçi tercihlerini değiştirmesiyle birlikte doğrudan pazar kaybı tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Bu durum, uzun yıllardır büyük bir özveriyle kurulan tedarik zinciri bağlarının zayıflamasına ve rekabet gücümüzde telafisi güç bir gerilemeye yol açacaktır.

Türkiye, Gümrük Birliği’nin bir ortağı olmasına rağmen bu tür stratejik regülasyonların dışında bırakılması, AB ile olan ticari entegrasyonun ruhuna ve hukuki zeminine gölge düşürmektedir. Bu yaklaşım, gümrük birliğinin getirdiği serbest dolaşım ve entegrasyon avantajlarının tek taraflı olarak daraltılması anlamına gelir. Doğal olarak, Türkiye’de üretim yapan firmalarımızı AB içindeki üreticilere ve rakiplere kıyasla açık ve haksız bir maliyet ve konum dezavantajına sürükleyecektir.

Böyle bir senaryonun resmileşmesi durumunda Bursa’daki üreticiler ve girişimciler için stratejik bir adaptasyon süreci kaçınılmaz olacaktır. Şirketler varlıklarını ve pazar paylarını koruyabilmek adına; Üretimin veya lojistik operasyonların bir kısmının AB üyesi ülkelere taşınmasını, Avrupa'daki yerleşik yatırımların ve ortaklıkların artırılmasını, alternatif olarak Amerika, Orta Doğu ve Asya gibi farklı coğrafi pazarlara yönelik ihracat odaklı büyüme stratejilerinin hızlandırılmasını mecburi birer seçenek olarak masaya yatırmak zorunda kalacaktır.

Bu sürecin tersine çevrilmesi için kamu-özel sektör iş birliğinin en üst seviyede ve proaktif bir dille yürütülmesi gerekmektedir: Hükümet nezdinde diplomatik ve ekonomik kanallar en yoğun şekilde işletilmeli, Gümrük Birliği güncellenmesi ve entegrasyon vurgusu kararlılıkla sürdürülmelidir.

BTSO (Bursa Ticaret ve Sanayi Odası), TİM ve ilgili meslek örgütleri, Avrupalı muhataplarına ve sektörel çatı kuruluşlarına (örneğin CLEPA gibi) Türkiye’deki üretim kalitesini, lojistik üstünlükleri, yeşil mutabakat uyum süreçlerini ve tedarik zincirindeki vazgeçilmez yerimizi somut verilerle anlatmalıdır.

Türkiye otomotiv endüstrisinin sadece bir pazar değil, Avrupa otomotiv ekosisteminin kalbinin attığı entegre bir üretim üssü olduğu kararlar vericilere net bir şekilde gösterilmelidir. Otomotiv sektörü yüksek teknoloji, Ar-Ge ve esnek üretim kabiliyeti gerektiren küresel bir sektördür. Sınırları milliyetçi veya dışlayıcı regülasyonlarla daraltmak, günün sonunda Avrupa’daki ana sanayi üreticilerinin de maliyetlerini artıracak ve küresel rekabet güçlerini zayıflatacaktır. Cappafe olarak; inovasyona, çevreye duyarlı (sıfır atık politikaları ve sürdürülebilir üretim ilkeleriyle) ve yüksek kaliteli üretime verdiğimiz önemle ülkemizin sanayi gücüne katkı sunmaya devam ediyoruz. İnanıyoruz ki ortak akıl, güçlü diyalog ve Türk sanayicisinin esneklik kabiliyeti bu engeli de aşacak; hak ettiğimiz konumu korumamızı sağlayacaktır. Çalışmalarınızda başarılar diler, sesimizi duyurduğunuz için teşekkür ederiz.

Engin Işık

Engin Otomotiv Genel Müdürü

Düzenleme bütün Avrupa ihracatını doğrudan etkilemez

Bursa, Türkiye otomotiv sanayisinin en önemli üretim merkezlerinden biri. Şehrimizdeki ana sanayi ve yan sanayi firmaları, yıllardır Avrupa’daki üreticilerle entegre biçimde çalışıyor. Bu nedenle “Made in Europe” düzenlemesinde Türkiye’nin kapsam dışında bırakılması, yalnızca ihracatımızı değil, Avrupa otomotiv sanayisiyle kurduğumuz üretim ortaklığını da etkileyebilir.

Böyle bir durumda Türkiye’de üretilen araç ve parçaların, düzenlemenin kapsadığı kamu alımları, teşvikler ve destek mekanizmaları açısından dezavantajlı duruma düşme riski bulunuyor. Avrupa’daki üreticiler desteklerden yararlanırken Türk tedarikçilerin ürünleri aynı koşullarda değerlendirilemezse maliyet ve rekabet baskısı artabilir. Bu da zaman içinde siparişlerin farklı ülkelere kaymasına, yeni projelerde Türkiye yerine alternatif üretim merkezlerinin tercih edilmesine yol açabilir.

Ancak burada önemli bir ayrım var: Düzenlemenin bütün Avrupa ihracatını doğrudan engelleyeceğini söylemek doğru olmaz. Asıl risk, kapsam içindeki belirli destek ve satın alma mekanizmalarında Türkiye’nin üretim gücünün yeterince tanınmaması ve firmalarımızın rakiplerine göre dezavantajlı konuma düşmesidir. Bu riskin gerçekleşme düzeyi, düzenlemenin nihai biçimine ve Türkiye’ye tanınacak statüye bağlı olacaktır.

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki Gümrük Birliği, otomotiv sektörü başta olmak üzere sanayimizin Avrupa pazarıyla bütünleşmesinde önemli bir rol oynuyor. Firmalarımız Avrupa’nın kalite, teknik standart ve üretim beklentilerine uygun yatırım yapıyor; tedarik zincirlerinin bir parçası olarak uzun vadeli iş ilişkileri kuruyor.

Buna rağmen Türkiye’nin “Made in Europe” yaklaşımında eş değer bir konumda değerlendirilmemesi, Gümrük Birliği’nin sanayi entegrasyonu açısından yarattığı kazanımlarla çelişen bir tablo oluşturabilir. Avrupa pazarına erişim yalnızca gümrük vergileriyle ilgili değildir. Kamu desteklerine erişim, yatırım kararları ve üretimin nerede konumlandırılacağı da rekabet gücünü belirleyen unsurlardır.

Türkiye’de üretilen bir parçanın kalite, maliyet ve teslimat performansı bakımından Avrupalı rakipleriyle aynı seviyede olması tek başına yeterli olmayabilir. Eğer düzenleme nedeniyle o parçayı kullanan üretici belirli desteklerden yararlanamıyorsa tedarik tercihleri de değişebilir. Dolayısıyla mesele yalnızca Türk firmalarının Avrupa’ya satış yapması değil, Avrupa’daki üretim ekosisteminin içinde kalabilmesidir.

Burada beklentimiz, Gümrük Birliği ortaklığının ve yıllar içinde oluşan sanayi entegrasyonunun yeni düzenlemelerde dikkate alınmasıdır. Türkiye’nin Avrupa üretim zincirindeki rolü, yalnızca coğrafi konumuyla değil, somut üretim kapasitesi ve karşılıklı ekonomik katkısıyla değerlendirilmelidir.

Öncelikle firmalarımızın gelişmeleri yakından takip etmesi ve olası senaryolara karşı hazırlıklı olması gerekiyor. Avrupa pazarındaki müşterilerimizle ilişkilerimizi güçlendirmek, mevcut sözleşmelerimizi ve tedarik zincirlerimizi gözden geçirmek, ürünlerimizin düzenleme kapsamındaki konumunu analiz etmek önemli adımlar olacaktır.

Avrupa’da yatırım yapmak veya üretimin bir bölümünü AB ülkelerine taşımak, bazı firmalar için seçenek hâline gelebilir. Ancak bu karar yalnızca mevzuata göre verilmemeli. Yatırım maliyetleri, iş gücü, enerji, lojistik, finansman ve üretim ölçeği birlikte değerlendirilmelidir. Türkiye’deki mevcut üretim altyapısını ve nitelikli iş gücünü bir anda başka bir ülkeye taşımak her firma için ekonomik veya uygulanabilir bir çözüm değildir.

Diğer taraftan yeni pazarlara açılmak, müşteri ve ülke çeşitliliğini artırmak açısından önem taşıyor. Fakat Avrupa gibi güçlü bir pazarın yerini kısa sürede başka bölgelerle doldurabileceğimizi düşünmemeliyiz. Bu nedenle önceliğimiz, Avrupa pazarındaki konumumuzu korumak ve rekabet gücümüzü geliştirmek olmalı. Yeni pazarlar ise bu stratejiyi tamamlayan bir unsur olarak ele alınmalı.

Bursa’daki firmaların teknoloji yatırımlarına, katma değerli üretime, kaliteye, verimliliğe ve sürdürülebilir üretim süreçlerine daha fazla odaklanması da gerekiyor. Böylece hem Avrupa pazarındaki konumumuzu güçlendirebilir hem de farklı pazarlardaki müşterilerimize daha güçlü bir teklif sunabiliriz.

Bu süreçte kamu ve özel sektörün ortak hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum. Hükümetin Avrupa Birliği kurumları ve üye ülkelerle yürüttüğü diplomatik temasları sürdürmesi, Türkiye’nin Gümrük Birliği ortaklığının yeni düzenlemelerde karşılık bulması için somut bir hukuki ve ekonomik çerçeve oluşturması önemli.

İş dünyası kuruluşları, otomotiv sektörü temsilcileri ve meslek örgütleri de Türkiye’nin Avrupa sanayisine katkısını verilerle ortaya koymalı. Bursa’daki üreticilerin hangi markalara, hangi ürün gruplarında, ne ölçüde tedarik sağladığı; üretim kapasitemiz, kalite standartlarımız, teslimat kabiliyetimiz ve Avrupa’daki firmalarla kurduğumuz uzun vadeli ilişkiler karar vericilere açık biçimde anlatılmalı.

Burada yalnızca Türkiye’nin karşılaşabileceği kayıpları vurgulamak yeterli olmayacaktır. Türkiye’nin kapsam dışında kalmasının Avrupa sanayisine getirebileceği maliyet ve tedarik risklerini de ortaya koymalıyız. Çünkü Türk otomotiv yan sanayisi, Avrupa üreticileri için yalnızca bir parça tedarikçisi değil; esnek üretim kapasitesi, mühendislik birikimi, lojistik yakınlık ve hızlı teslimat avantajı sunan stratejik bir iş ortağıdır.

Ayrıca düzenlemenin nihai hâli oluşturulurken Türkiye’nin Gümrük Birliği statüsünü dikkate alan, öngörülebilir ve adil bir yaklaşım benimsenmesini talep etmeliyiz. Sektörün ortak bir dil kullanması, somut verilerle desteklenen raporlar hazırlaması ve Avrupa’daki müşterilerimizle birlikte hareket etmesi bu sürecin başarısı açısından belirleyici olacaktır.

Otomotiv sanayisi uzun vadeli planlama ve yüksek yatırım gerektiren bir sektör. Bir firmanın yeni bir projeye dâhil olması, üretim hattı kurması veya kapasite artırması çoğu zaman yıllara yayılan kararların sonucudur. Bu nedenle ticaret politikalarındaki belirsizlikler, firmaların yalnızca bugünkü siparişlerini değil, gelecekteki yatırım kararlarını da etkileyebilir.

Türkiye’nin Avrupa otomotiv sanayisiyle bütünleşmesi yıllar içinde oluşmuş bir birikim. Bu birikimin korunması hem Türkiye hem de Avrupa açısından önemli. Üretim zincirlerinin gereksiz yere parçalanması, tedarik maliyetlerinin yükselmesi ve mevcut iş birliklerinin zarar görmesi hiçbir tarafın uzun vadeli çıkarına hizmet etmez.

“Made in Europe” düzenlemesi henüz nihai hâlini almadığı için süreci doğru okumak ve gelişmeleri yakından izlemek gerekiyor. Türkiye’nin bu yapıda eş değer bir konum elde etmesi, otomotiv sanayimizin rekabet gücünü koruması açısından büyük önem taşıyor. Bizim beklentimiz, yıllardır Avrupa ile birlikte üretim yapan Türk sanayisinin bu ortaklığın doğal bir parçası olarak değerlendirilmesi ve firmalarımızın rekabet koşullarının korunmasıdır.