Yurtdışı marka tescilinde iki temel yol bulunur. Bunlardan ilki, Madrid Protokolü aracılığıyla yapılan başvurulardır. Bu sistemde, tek bir merkez üzerinden birden fazla ülke seçilerek toplu marka başvurusu yapılır; süreç, Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı nezdinde yürütülür ve seçilen ülkeler başvuruyu kendi mevzuatlarına göre inceler. Diğer yol ise doğrudan ulusal başvurudur. Bu yöntemde marka, korunmak istenen her ülke için ayrı ayrı, o ülkenin kendi marka ve patent ofisine başvurularak tescil ettirilir. Her iki yol da hukuken geçerli ve etkili olmakla birlikte, hangi yöntemin tercih edileceği markanın hedef pazarına, risk durumuna ve ticari stratejisine göre değişir.
Yıllar içinde sahada edinilen tecrübe şunu net biçimde gösteriyor ki : Asıl mesele hangi sistemin daha iyi olduğu değil, hangi sistemin hangi marka için daha doğru olduğudur. Çünkü marka tescili, standart bir prosedür değil; hedef pazara, markanın yapısına ve ticari plana göre şekillenen stratejik bir karardır.
Madrid Protokolü, çok sayıda ülkede aynı anda koruma hedefleyen firmalar için son derece güçlü bir araçtır. Tek merkezden yönetilen başvuru sistemi, yenileme kolaylığı ve idari pratiklik, özellikle uluslararası ölçekte büyümüş markalar için ciddi avantajlar sağlar. Ancak uygulamada her dosya bu kadar “düz” ilerlemez. Bazı markalar için süreç, başvurunun yapıldığı gün değil; inceleme başladığında, bildirim geldiğinde ya da itiraz ihtimali ortaya çıktığında zorlaşır. Doğrudan ulusal başvurular, başvuru sahibine ve danışmanına dosya üzerinde daha fazla kontrol imkânı tanır. Mal ve hizmet kapsamı, baştan itibaren hedef ülkenin uygulamasına göre kurgulanabilir. Dil, kapsam ve tonlama ülkeye özgü olarak ayarlanabilir. Bu yaklaşım, özellikle ayırt ediciliği sınırda olan ya da sektör yoğunluğu yüksek markalar için büyük bir avantaj sağlar. Çünkü bu tür dosyalarda asıl mesele başvurunun yapılması değil, sonrasında nasıl savunulacağıdır.
Bir diğer önemli konu da zamanlama. Marka tescili çoğu zaman hukuki bir işlem gibi görülse de, arkasında ciddi bir ticari takvim vardır. Distribütörlük görüşmeleri, lisans anlaşmaları, e-ticaret platformlarına giriş ya da yatırım süreçleri, markanın statüsünü doğrudan etkiler. Bu tür durumlarda, sürecin ne kadar sürede ilerleyeceği ve hangi aşamada hangi belgeye sahip olunacağı büyük önem taşır. Doğrudan ulusal başvurular, bu anlamda ticari planlarla daha uyumlu bir zemin sunabilir. Ayrıca her firma aynı anda birçok pazara açılmak zorunda değildir. Bazı markalar için en sağlıklı büyüme modeli, pazarlara kademeli ve kontrollü şekilde ilerlemektir. Böyle bir stratejide her ülke, ayrı bir risk ve fırsat analiziyle değerlendirilir. Ulusal başvurular, bu yaklaşımı destekler; her pazar için farklı bir zamanlama, kapsam ve bütçe planı yapılmasına olanak tanır.
Maliyet kısmından da bakacak olursak ;Marka tescilinde gerçek maliyet, yalnızca başvuru ücretinden ibaret değildir. Ret geldiğinde, itiraz gerektiğinde ya da süreç uzadığında ortaya çıkan tablo, baştaki tercihin ne kadar doğru yapıldığını gösterir. Bazı dosyalarda Madrid daha ekonomik görünürken, bazı dosyalarda doğrudan ulusal başvuru daha kontrollü ve öngörülebilir bir bütçe sağlar.
Sonuç olarak, Madrid mi yoksa ulusal başvuru mu sorusu, tek başına anlamlı değildir. Anlamlı olan, bu sorunun hangi marka, hangi hedef ve hangi risk profili için sorulduğudur. Aynı firma için bile bir marka Madrid sistemiyle çok rahat korunabilirken, bir diğeri ulusal başvuruyla daha sağlam bir zemine oturabilir.
Marka tescili bir form doldurma işi değil; bir yön belirleme işidir. Ve doğru yön, her marka için aynı değildir. İyi haftalar