Turistin zamanı kısıtlı, siparişi boldur. Artık bu çağda nerede ne var herkes bilir. Bilmese reklamı önüne gelir. Turist gelmişken göreyim, gelmişken yiyeyim, gelmişken alayım kafasındadır. Muhakkak ki önem sırası kadına ve erkeğe göre değişir. Kadın alışverişi her zaman ilk sıraya koyar.
Japonya gezimizin ilk durağı olan Tokyo’nun, gezi programı dışında kalan serbest zamanında alışverişe çıktık. Eşinle bir gezideysen, anneler öncelikle çocuklarının istediklerini almak ister, normaldir. Japon markası Uniqlo mağazasına önceden güdülü olarak bodoslama daldık.
Bu kadar çok giyim ürününü ve çeşitliliğini bu yaşıma dek hiçbir mağazada görmedim, inanın. Ve alışveriş çılgınlığını da… Kasadaki kuyruk, futbol stadyumuna giren insan kalabalığı gibiydi. Ama tıkır tıkır işliyordu. Çünkü kasanın yanındaki hazneye atılan her bir ürün anında fişe dönüşüyordu.
Yirmi yıl öncesine kadar bizim Laleli’yi de yabancılar yağmalıyordu. Üreticiler oradaki esnafa mal yetiştiremiyordu. İç piyasa ve ihracat öyle hızlıydı ki bunu karşılamak için ülkeye sürekli dokuma tezgâhı giriyor, yatırım yapılıyordu. Çünkü fiyatlarımız ucuzdu, malımız kaliteliydi. Bu süreçte bir sürü yeni girişimci çıktı. Ülkede sermaye birikimi başladı.
Japonya dünyanın en pahalı ülkelerinden biriyken, ülkemiz en ucuz ülkelerinden biriydi. Yen giderek kıymetleniyor, Türk Lirası değerini kaybediyordu.
Bizde bir laf dolanmaya başladı:
“Ucuz iş yapıyormuşuz… Elalem kilogram fiyatı pahalı mal satıyor, biz hamallık yapıyormuşuz.”
Oysa bu bir süreçti. Herkes bu yoldan geçmişti. Sele-sepet-çaput üretmeden sermaye yapılamazdı. Çin bunun en güzel örneğiydi. Zorlu ve uzun bir yoldu:
Üret, araştır; eğit, araştır… araştır, eğit… icat et, üret.
2008’de neredeyse bir lira bir dolar oldu. Bizim de başımız göğe erdi. Bu arada Japonya uyandı. Böyle giderse, onları taklitle yola çıkan ağabeyleri Çin’e yenileceklerdi. Hemen politikalarını değiştirdiler.
Uniqlo mağazasına tekrar dönmeden önce şunu söyleyeyim,
Şu anda: 1 Yen, 0,28 Türk lirası.
Paranın değeri zenginliği gösterseydi; bizde hızlı trenler, dünya çapında otomobil fabrikaları, temizlik, düzen, intizam olur… Japonya ve halkı inim inim inlerdi, değil mi?
Ama ne yazık ki tam tersi.
Japonya tam bir marka. Tam bir çekim alanı. İhracatı dışında, turistin satın aldığı mal miktarı bile ekonomisini ayakta tutmaya yeter de artar bile.
Şimdi tekrar Uniqlo’ya dönelim. Ve kendimize basit bir soru soralım:
Bir mağazaya girdiğinizde kaç tane mont alabilirsiniz? Bir tane alırsınız. Hadi bir tane de hediye alın.
Peki otuz tane mont alınır mı?
Japonya’daysanız, ülkenizde alacağınız 3 mont fiyatına 15 mont alıyorsanız ve çok daha kaliteliyse, bal gibi alınır.
Eczaneden alacağın beş altı kutu krem ve vitamin yerine 100 tane alıyorsan, torbalarını doldurmaz mısın?
İşte bu fiyatlar, alışverişi bir çılgınlığa çeviriyor.
Tokyo merkezindeki gökdelenlerin olduğu alan aynı zamanda dev bir alışveriş merkezi. Üç boyutlu reklam tabelaları ve canlılık insanın ağzını açık bırakıyor.
Shibuya denilen alandaki yaya geçidi ise başlı başına bir fenomen.
“Trafikte karşıdan karşıya geçmenin nesi ilginç?” deme.
Dört ayrı noktadan aynı anda harekete geçen insan seli öyle bir görsel şölen oluşturuyor ki…
Mantık almıyor ama o manzarayı izlemek için çevredeki kafeler, müşteriyi içeri ücretle alıyor.
Öne çıkan dört “cross” noktası:
Shinjuku: Dünyanın en yoğun istasyonu (günde yaklaşık 3.5 milyon yolcu)
Shibuya: Turistik ve ticari merkez
Tokyo Station: Shinkansen dahil ana merkez
Ikebukuro: Büyük aktarma noktalarından biri
Bu hatlar bir meydanda kesişince, oluşan kargaşa da insanları cezbedince ortaya görsel bir şölen çıkıyor.
Ünlüler, sporcular, influencerlar, dikkat çekmek isteyenler…
Dans edenler, takla atanlar, bağıranlar… Ne ararsan var.
Gökdelenin onuncu, yirminci katına çıkıp orayı izlemek için bir kafeye, içeceğin dışında para ödemeyi kabul etmek, işte pazarlama denilen şey tam olarak budur.
Japonya karşıdan karşıya geçmeyi bile bir ürüne çevirmiş.
Aynı meydanda bir de bronz heykel var: Hachiko.
Etkileyici bir hikâye…
Köpeğin sahibi Profesör Hidesaburō Ueno. Yer Shibuya İstasyonu. Hachiko her gün sahibiyle istasyona kadar geliyor, akşam aynı yerde karşılıyordu.
1925’te profesör aniden vefat ediyor…
Ama Hachiko bunu bilmiyor.
Tam 9 yıl boyunca, her gün aynı saatte aynı yere gidip sahibini bekliyor.
Bu sadakat Japon halkını derinden etkiliyor. Gazetelere çıkıyor.
Ve Hachiko bir sembole dönüşüyor.
Oradaki o küçük heykel, neredeyse bir tapınak.
Binlerce yıl sonra bile orada olacağına eminim.
Şimdi gelelim meselenin özüne…
Japonya’nın ticaretteki başarısının ardındaki en büyük neden (benim öngörüm) şu:
Japonlar her yaptığını fayda odaklı yapıyor.
Eğer bir işte gerçek fayda varsa, o ürünün müşterisi arının bala geldiği gibi gelir.
İçim sızlaya sızlaya yazıyorum…
Bizim neyimiz eksik?
Girişimci mi değiliz? Çalışkan mı değiliz?
Hayır.
Eksik hiçbir şeyimiz yok.
Farkımız… toplumsal bilinç.
Topluma, vatana sözde bağlı bir milletiz. Çok seviyoruz. Mangalda kül bırakmıyoruz. En vatansever biziz.
Ama arabanın camından çöp atıyoruz.
Piknik alanlarımız rezil.
Ormanlarımızı, tarım alanlarımızı yok ediyoruz. İşte kaytarıyoruz, iş beğenmiyoruz.
Bizde de kanunlar var. Bizde de çöp atmak yasak ama uygulayan da bizden biri.
O da “mesai bitsin de gideyim” derdinde.
Japonlarınki çalışmak değil… adanmışlık.
Dindarımız, muhalifimiz, milliyetçimiz, sağcımız, solcumuz:
“Hepimizi toplasak bir Japon etmeyiz.”
Kızgınım.
Sakinleşirsem sizlere haftaya muhteşem şehir Osaka’yı anlatacağım.
Şimdilik hoşça kalın, değerli dostlarım.
Tokyo – Osaka Hızlı Tren