Gencecik bir kızımız güvenip birinin arabasına biniyor.
Başına gelenleri duymuşsunuzdur.
Bir insanın, rastgele bir sapığın arabasına binme olasılığı yüzde kaçtır?
Bunun matematiksel bir cevabı yok belki ama her yeni olayla birlikte insanın insana olan güveni biraz daha azalıyor.
Hele bir de suça yeterince ceza verilmeyince…
Yani yapanın yaptığı yanına kâr kalınca…
İşte o zaman kimseye güvenmeden yaşamak kalıyor bize.
Savanadaki bir otçul hayvan gibi:
Kulaklar sürekli dik, gözler tetikte, ölüm her an hazır.
Çünkü savanada yırtıcının nereden çıkacağı belli olmaz.
Bu ülkede, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın bir müzisyeni…
Ve İtalyan gelin Pippa Bacca…
Otostop sonrası hayatlarını kaybeden iki insan.
Travmaları hâlâ taze.
Ama acı bitmiyor, yeni olaylar yaşanmaya devam ediyor.
Bazen arabaya binen ölüyor, bazen bindiren.
Ve geldiğimiz nokta şu:
“Kimseyi arabana alma, kimsenin arabasına binme.”
Oysa her şeye rağmen bir yanımız hâlâ yardım etmek istiyor,
bir yanımız hâlâ yardımı kabul etmek…
Geçen gün acil bir iş için kahvaltı etmeden evden çıktım.
Yanımda evimizin tatlı neşesi Monika da vardı.
O sabah ayazında, yol kenarında genç bir kadın gördüm. Önünde tekerlekli bir valiz…
Ellerini göğsünde birleştirmiş, ağlamaklı gözlerle yoldan geçen arabalara bakıyordu.
Burası bir durak değildi.
Tertemiz giyimliydi, yüzü duruydu.
Ya evden atılmıştı ya da artık kalamayacağı bir hayatı geride bırakmayı seçmişti.
Keşke eşim de yanımda olsaydı, durup, “Size nasıl yardımcı olabiliriz?” diye sorsaydım diye düşünmemle durmam bir oldu.
Belki Monika’nın masumiyeti cesaret verdi bana.
Monika cama ön patilerini dayayıp kadına merakla bakarken camı açtım:
“Kardeşim, burası bir durak değil. Size nasıl yardımcı olabilirim?” dedim.
Ağlamaklı bir sesle,
“Beni İzmir yoluna çıkarın yeter. Orada bir şekilde başımın çaresine bakarım,” dedi.
İndim, valizi bagaja koydum.
Monika’yı kucağına alıp yanıma oturdu.
Yolda anlattı…
Kocası her gün dövüyormuş.
Son zamanlarda kabul edilemez istekleri olmaya başlamış.
Dün geceki olay bardağı taşıran son damla olmuş.
Bu sabah beş kuruşsuz sokağa atmış kendini.
Bu kavşağa kadar biri bırakmış.
İzmir’e, ailesinin yanına gidecekmiş.
“Nasılsa onu alan iyi bir insan çıkar,” diye düşünmüş.
Anlatırken gözyaşları sicim gibi akıyordu.
İnsanın içi parçalanıyor.
“Bak kardeşim,” dedim,
“Bu memlekette bir kadın olarak tek başına şansını fazla zorlama. Seni otogara göndereyim. Bilet paranı da ben vereceğim.”
Dualar etti, mahcup oldu, utandırdı beni.
Bir sandviç, bir meyve suyu verdim.
Bilet parasının çok üstünde bir miktarı paltosunun cebine koyarken başını mahcup mahcup önüne eğdi:
“Allah razı olsun,” dedi.
İyi ki bana denk gelmişti.
İnsanın, dara düşene yardım edince içi ferahlamıyor mu?
Ben de çok mutlu olmuştum.
Aradan günler geçti…
Bu sabah yine erkenden çıktım.
Yolumu değiştirdim, nadiren kullandığım bir tali yoldan İzmir yoluna çıkacaktım.
Ve yol ayrımında onu yine gördüm.
Aynı kadın…
Aynı valiz…
Yine ağlamaklı gözlerle yolun gelişine doğru bakıyordu.
Bu kez ona acımadım!