Finans

Samimiyetimizin bekâretini kaybettik, töre bizi neden vurmuyor?

Samimiyetimizin bekâretini kaybettik, töre bizi neden vurmuyor? Yığılmış bir koca gövde gibi yüreğimin üstüne düşüyor, bu topraklarda kaçan fırsatların üzüntüsü. Belki de yolu yarıladığım için artık "insan daha çok ilgimi çekiyor.

Samimiyetimizin bekâretini kaybettik, töre bizi neden vurmuyor?

Yığılmış bir koca gövde gibi yüreğimin üstüne düşüyor, bu topraklarda kaçan fırsatların üzüntüsü. Belki de yolu yarıladığım için artık "insan daha çok ilgimi çekiyor. Bugünlere kadar kendi fanusu içine hapsettiğim yüzleşmelerim, idrak yollarımda enfeksiyonlara yol açıp, kontrolsüz şekilde hayata karşı esen rüzgârımı köpürtüyor.
Gelişmiş ülkelerdeki insanların yaşam eğrisinden farklı olarak, geç kalma hastalığına tutulmuş bir milletin, yamalı bohçaya dönmüş bir orta yaş adayıyım ben. Her şeyi geç ve suyun üzerinde yapmış bir fukarayım. İşte bu yüzden ne zaman ülke gündemi ile ilgili bir yazı yazmaya çalışsam ya da biriktirdiklerimle ahkâm kesmeye kalksam, klavye hep içime doğru kelimeleri yazmaya başlıyor. Kendi hesaplaşmasını daha bitirememiş, endazesi kayıp bir kuşağın temsilcisiyim çünkü ben.
Bu topraklara yabancı büyüyüp, kendi sınırları içinde bize ait olanı okuldaki derslerde deney izler gibi öğrenen, referans olarak bir dönemi sorgulamaktan kaçınılması öğretilmiş bir kuşaktan söz ediyorum.
Düşünüyorum da, bunun aksine çocukken, araştırma isteği alevlenmiş bir haldeyken ne kadar da samimiymişim.
Örnek vermek gerekirse, bir apartman katında hayatı Türkiye mozaiğinden öğrenmişim. Üst komşumuzun aile babası ilkokul terk, Erzincanlı bir Alevi idi ve ben altı yaşındayken bugüne kadar duyduğum en güzel deyişleri, nefesleri, Pir Sultan Abdalı ondan dinlemiştim. Bazı geceler, dostları ile sazları eşliğinde yaptıkları gezekler bana ninni olmuştu. Alt kat komşularımız Sivaslı emekli bir öğretmen çiftti. Bursada emekli olmuşlardı. Dinin insani yanını, Yunus Emreyi onların yüreğinde öğrendim. Evde anneannem ile beraber yaşadığımız için onun İstanbullu nezaketini, yıkılmamış diri kalbini kendime öğretmen etmiştim. Annemin hayatın fırtınalarına karşı sert duruşunu, babamın da mesnevi kokan anlatılarını, insan odaklı önceliklerini de hala hatırlıyorum.
Tüm bunları hatırlıyorum da, kimin başı bağlıydı, kiminki açıktı hatırlamıyorum. Hafif meşrep olan hangisiydi, hangisi daha tutucuydu, onu da bilmiyorum. Tek bildiğim altı yedi yaşındaki kendi iç cumhuriyetimde hepsine eşit bir yer vardı. Hepsi kıymetliydi benim için. Çünkü onlarla kurduğum harmanın bağı "samimiyetti. Şimdi o zamanlara baktığımda samimiyetin olduğu yerde adalet ve mutabakat çok kolay oluyormuş, daha iyi anlıyorum.
Samimiyetimizi, tıpkı bekâret kaybeder gibi süreç içersinde kaybediyoruz. Sistem, hepimizin bekâretinin kaybından eşit derecede sorumlu olduğu için, töre cinayetine kurban gitmiyor samimiyetsiz halimiz. Bu yöndeki toplu mutabakat; bu toprakların, bu dünyaya sunabileceği on bin yıllık bir hazine varken, duygu biçimimizin üzerine kireç döküp, yeni ama tanımadık bir hayata başlamamıza yol açıyor. Onun için geç kalıyoruz, onun için kendi sentezimizi üretemiyoruz.
Kendi iç zenginliğimizi, yolculuklarımızı, gördüğümüz ve duraklarında mola verdiğimiz "kendimizi yok ederken de aynı samimiyetsizliği ön plana alıyoruz. Geçen yazımdaki neye dönüştüğümüzü bulma girişiminin devamı da bu yüzden.
Ben ısrarla, "Kendimi kaybettim, hükümsüzdür! demeyeceğim. Siz de demeyin. Kendi efsanelerinizin, kendi kahramanlarınızın üzerine kireç dökmeyin. Bırakın her gittiğiniz yere onlar da gelsin. Aynı dükkândan alışveriş edip, aynı kıyafetleri giyen insanlar olmak yerine, bir Türk kahvesi eşliğinde anlatın efsanelerinizi birbirinize. Efsaneler, binlerce yıl sözle birbirine, menfaatten kopuk bir şekilde aktarıldığından yalan söylemezler çünkü.
Unutmayın, üzerinde mutabık kaldığımız bir kutsalla başlayacak her şey;
"İnsan!
Yüreğiniz temiz, aklınız açık, yaşadıklarınız samimi olsun. J

Sayı: 739 - Sayı'nın Kapağı