Çok severim saka kuşunu. Osaka ismini ilk öğrendiğimden beri o saka, bu saka şu saka tekerlemesi yaparım.
İşte geldim sana Osaka. Demek Osaka bu sakaymış. Ve neymiş yahu neymiş.
Her ülkenin kendine özgü güzellikleri vardır elbet.
Çok dünya şehrini gezdim, gördüm. Ama Venedik’i, Paris’i, Petersburg’u, İstanbul’u bir yana bırakın. Bu kadar renkli, bu kadar canlı, bu kadar kalabalığı hiç görmemiştim.
Turistin zamanı kısıtlıdır, iştahı boldur. Bu artık dünyanın her yerinde böyle. Ama Osaka’da bu iş başka bir seviyeye çıkıyor. Adamlar bu işi slogan yapmış: “Kuidaore” yani yiyerek batmak.
Şaka değil.
Tokyo’da plan yaparsın, Kyoto’da saygı duyarsın… Osaka’da kendini bırakırsın. Çünkü şehir seni serbest bırakır. Ne fazla ciddi ne fazla mesafeli. Japonya’nın o ölçülü, ince ayarlı halinin biraz gevşemiş halidir Osaka.
Kadim Dotonbori tabelasının altından caddeye girer girmez seni bir restaurant tabelasının üstündeki kollarını hareket ettiren dev yengeç karşılıyor. Gel içeri ye beni diyor adeta. Işıklar, tabelalar, kalabalık. Dev yengeçler kollarını oynatıyor, neonlar gözünü alıyor, insanlar sel gibi akıyor. Ama garip olan şu: Bu kalabalık seni yormuyor. İçine çekiyor.
Gelelim tabelanın hikâyesine:
1920’lerde Japonya’da Ezaki Glico adında bir firma kuruluyor. Ürettikleri şey basit: şekerleme. Ama pazarlama zekâsı hiç basit değil.
1935 yılında Dotonbori’ye bir tabela asıyorlar:
Bir atlet, bitiş çizgisinden geçiyor. Kollar havada. Zafer anı. Bu tabela
“Glico Adamı” olarak ünleniyor.
Altında şu fikir yatıyor:
“Glico yersen güçlenirsin, kazanırsın.”
Ama mesele sadece reklam değil.
O figür Japonya’nın bir dönem ruhunu da temsil ediyor:
Savaş öncesi, savaş sonrası yıkım, yeniden ayağa kalkma, çalışma, kazanma.
Tabela yıllar içinde defalarca yenileniyor.
Yağmur, savaş, teknoloji her şey değişiyor ama o koşan adam değişmiyor.
Bugünkü gördüğümüz versiyon LED ekran.
Arka planda Osaka’nın simgeleri akıyor, adam yine koşuyor.
Zaman değişiyor ama o hep finiş çizgisinde.
Ve işin ilginç tarafı şu:
Osaka’nın insanı kendini o adamda görüyor.
Her köşe başında bir koku… Ama öyle sıradan değil. Takoyaki yapılıyor mesela. Küçücük toplar, içi ahtapot, dışı çıtır. Bir ısırıyorsun, dilin yanıyor ama vazgeçmiyorsun. Çünkü lezzet dediğin şey bazen biraz acıtır, bazen biraz yakar.
Okonomiyaki’nin adını söylemek zor, yemesi kolay. Bizim lahmacunla pankek arasında bir şey ama öyle tarifle anlatılacak gibi değil. Adamlar yemeği sadece karın doyurmak için yapmıyor. Bir karakter koyuyor içine.
Osaka’da yemek bir ihtiyaç değil bir hayat biçimi.
İnsanları da öyle. Tokyo’da biri sana çarpsa üç kere eğilir özür diler. Osaka’da çarpar, sana bakar, güler. Belki muhabbet başlatır. Daha sıcak, daha ticari, daha gerçek.
Bir de Osaka Kalesi var tabii… Heybetli, tarih kokuyor. Ama doğruyu söylemek lazım: Osaka’yı anlatan o kale değil. Osaka’yı anlatan şey sokakta.
Gece yürüyen insanlar, ayakta yemek yiyenler, sıraya girip bekleyenler… Kimse şikâyet etmiyor. Çünkü herkes neyin peşinde olduğunu biliyor.
Lezzetin.
Hayatın.
Anın.
“İmbikten geçen kültür” diyorum ya,
Osaka o imbikten geçmiş ama içine biraz hayat kaçmış.
Kural var ama boğmuyor.
Disiplin var ama kasmıyor.
Düzen var ama insanı unutmuyor.
Ve en önemlisi…
Osaka sana şunu söylüyor:
“Yaşayacaksan,
tam yaşa.
Yiyeceksen,
iyi ye.”
Gerisi zaten hikâye.
KYOTO
Turistin zamanı kısıtlıdır, merakı boldur. Gittiği yerde görmeye, yemeye, almaya programlıdır. Ama bazı şehirler vardır ki sana program yaptırmaz. Seni yavaşlatır. Hatta durdurur.
Kyoto işte öyle bir yer.
İlk fark ettiğin şey sessizliktir. Gürültü yok demiyorum ama bir ölçü var. İnsanlar sanki birbirinin alanına saygı duyarak yaşıyor. Kimse diğerinin huzurunu bozmaya niyetli değil. Bu bir kural değil, bir alışkanlık.
Tapınaklara giriyorsun… Ama turistik bir gezi gibi değil bu, yürürken zaman kavramını kaybediyorsun. Adım attıkça dış dünyadan kopuyorsun. Kinkaku-ji’de suya bakıyorsun, yansıma mı gerçek, gerçek mi yansıma ayırt edemiyorsun. Bambuların arasından geçen rüzgârın sesi bile farklı geliyor insana.
Burası gezilecek yer değil… hissedilecek yer.
Gion sokaklarında akşamüstü yürürken bir gölge geçiyor önünden. Kimono içinde bir zarafet. Ne bakış ister, ne dikkat çeker. Varlığı bile sessizdir. İşte Kyoto budur. Göstermez, hissettirir.
Eskimiş bir ahşap kapı görüyorsun… ama o eskilik rahatsız etmiyor. Aksine huzur veriyor. Solmuş bir renk, yıpranmış bir yüzey… Ama içinde bir hikâye var. Japonların “wabi-sabi” dediği şey tam da bu. Kusurun güzelliği.
Kyoto sana mükemmel olmayı öğretmez. Eksik olmayı kabullenmeyi öğretir.
Disiplin burada kök salmış. Ama sert değil. Zorlamıyor. İçselleşmiş. Ayakkabını çıkarıyorsun, eğiliyorsun, susuyorsun… Kimse sana “bunu yap” demiyor. Zaten yapıyorsun.
Kyoto’nun en büyük gücü şu:
Sana bir şey satmaya çalışmıyor.
Sadece sana kendini yaşatıyor.
Ve en sonunda şunu fark ediyorsun:
Bu şehir seni etkilemiyor seni dönüştürüyor.
Osaka seni doyurur.
Tokyo seni şaşırtır.
Kyoto seni susturur.
Ve bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey…
“tam da o sessizliktir.”
Dip not:
İki kelimenin özü:
Wabi: Sadelik, yalnızlık, doğallık. Gösterişsiz olanın zarafeti.
Sabi: Zamanın bıraktığı izler. Eskime, yıpranma, solma ama bu yıpranmışlığın kattığı derinlik.
Wabi-sabi üç gerçeği kabul eder:
1. Hiçbir şey kalıcı değildir.
2. Hiçbir şey tamamlanmış değildir.
3. Hiçbir şey kusursuz değildir.