Şanlıurfa’da eski okuluna silahla dönen bir genç. Kahramanmaraş’ta okul koridorunu kana bulayan bir başka saldırı. Umarım devamı olmaz. Burada sonlanır. Sınırlarımızın dışında neleri görsek, duysak, üzülsek ‘Bizim başımıza gelmez böyle şeyler’ deyip geçiyorduk. Aile içi kültür aktarımımızla gurur duyuyorduk. Galiba zaman bizim iç değerlerimizi de alıp götürmeye başladı. Pedagojiği ya yanlış anlattılar ya da yanlış anladık. Sonunda çocuklarımızda farklı davranışlar yarattık.
Belki eğitim modelindeki sürekli değişimler, belki hayat telaşını ebeveynlik görevlerimizden öne almamız, belki de çocuklarımızı, gençlerimizi ve hatta kendimizi zamanın getirdiği değişimlere iyi hazırlayamamamız. Ne dersek diyelim; içeride bir şeyler uzun süredir birikiyor ve biz çoğu zaman yalnızca patladığında fark ediyoruz. Bu tür olayları “bireysel sapma” başlığı altında tanımlamak ve kapatmak bize kolay geliyor; ama gerçek o kadar basit değil. Çünkü bu gençler bir sabah uyanıp bu kararı vermiyor. Bu noktaya gelene kadar görünmeyen bir süreç yaşanıyor: Kopuş, yalnızlaşma, öfkenin birikmesi ve en önemlisi, kontrolün kaybı. Biraz yakından bakınca ortak bir zemin görünüyor. Okulla bağı zayıflayan, kendini dışlanmış hisseden, başarısızlığı kişisel bir çöküş olarak yaşayan, evde sağlıklı bir iletişim kuramayan gençler. Üzerine bir de dijital dünyanın filtresiz etkisi eklendiğinde tablo daha da ağırlaşıyor. Şiddetin normalleştiği, öfkenin meşrulaştırıldığı içeriklerle büyüyen bir kuşaktan söz ediyoruz.
Burada küçük ama kritik bir uyarı yapmak gerekiyor. Sessizlik her zaman sakinlik değildir. İçine kapanan, ani davranış değişiklikleri gösteren, sürekli öfke dili kullanan, çevresiyle bağını hızla koparan gençler “idare ediliyor” değil, aslında sinyal veriyor olabilir. Bu sinyaller çoğu zaman disiplin problemi olarak görülüyor ve kaçırılıyor. Oysa mesele çoğu zaman davranış değil, altında yatan kırılma. Bir başka gerçek de şu: Okul artık sadece akademik bir alan değil, bir aidiyet meselesi. Aidiyet zayıfladığında, okul bazı gençler için gelişim alanı olmaktan çıkıp hesaplaşma alanına dönüşebiliyor. “Beni görmeyen bir yere neden bağlı kalayım?” sorusu, bazen çok daha sert bir karşılığa dönüşebiliyor.
Devlet ile aileler kenetlenmeli
En kısa zaman da eğitim sistemimizin modernize edilmesi ve ebeveynlerin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi amacıyla bir araya gelinmesi ve gençleriyle gurur duyan bir ülke olmaya geri dönmemiz gerekiyor. Yoksa kaybolan sadece bir jenerasyon değil, kocaman bir ülke olur.
- Öncelikle meseleyi yalnızca güvenlik başlığına sıkıştırmamak gerekiyor. Elbette fiziksel önlemler artırılmalı, riskli alanlar denetlenmeli. Ancak kapıya konulan bir görevli ya da artırılan kamera sayısı, içeride biriken öfkeyi ortadan kaldırmaz. Hatta bazı durumlarda ters tepebilir. Şiddet çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden gelir.
- İkinci olarak, okullarda erken uyarı mekanizmaları gerçek anlamda çalışmalı. Devamsızlık, ani başarı düşüşü, sosyal izolasyon, yoğun öfke dili… Bunlar basit veriler değil, risk göstergeleridir. Bu veriler izlenmeli, yorumlanmalı ve zamanında müdahale edilmelidir. “Sorunlu öğrenci” etiketi ise bu sürecin en büyük yanıltıcısıdır.
- Üçüncü olarak, rehberlik ve psikolojik destek sistemleri güçlendirilmeli. Bugünün gençliği, dünkü araçlarla yönetilemiyor. Okullarda psikolojik danışmanlık hizmeti formalite olmaktan çıkıp aktif bir müdahale alanına dönüşmeli. Aksi halde sorun büyür, müdahale gecikir.
Aile tarafında ise daha zor bir gerçek var. Evde kurulan dil, çocukların dünyasını doğrudan şekillendiriyor. Sürekli eleştirilen, kıyaslanan ya da tamamen yalnız bırakılan bir genç, bu yükü bir şekilde dışarıya taşıyor. Bu bazen sessizlikle, bazen de şiddetle oluyor. İkisi de riskli.
Bir diğer başlık da dijital alan. Gençler artık sadece sokakta değil, ekranın içinde de sosyalleşiyor. Orada gördüğü, duyduğu, maruz kaldığı her şey davranışına yansıyor. Bu alanı tamamen yasaklamak mümkün değil; ama görmezden gelmek de mümkün değil.
Son olarak şunu açık söylemek gerekiyor: Bu olaylar tesadüf değil. Bu, biriken bir tablonun sonucu. Eğer biz hâlâ sadece “fail kimdi?” sorusuna odaklanırsak, “neden oldu?” sorusunu yine ıskalarız. Ve her ıskalanan neden, bir sonraki olayı biraz daha yaklaştırır.
Asıl mesele şu: Hiçbir zaman söylemekten bıkmayacağım, sormaktan sıkılmayacağım bir soru.
Gençleri ne zaman dinleyeceğiz? Olaydan önce mi, sonra mı?