LONDRA’DA BİR YAZ GÜNÜ

“Ne yazacağını düşünme pencereyi aç, balkona çık ve insanlardan başla yazmaya,” der üstat Haldun Taner.

Ne yazacağımı az çok biliyorum ama tam da onun dediği durumdayım.

Geçen ay, oğlum Tuna’nın mezuniyet töreni için Islington’daydık.

Tuna’nın penceresinden caddeye bakıyorum.

Londra’da hava çok sıcak. Bütün publar dolu. İngiltere-Gana Dünya Kupası maçı var.

Karşıdaki durakta bir genç kadın (belli ki işten yeni çıkmış) otobüs bekliyor. Elinde buz gibi bir bira var.

Durağın arkasından üstü çıplak, şortlu bir adam geçiyor. Kızılımsı saçı sakalı var. Sakalının altını uzatıp örmüş. En ucuna boncuk takmış. Tişörtünü kemerine sokmuş. Bir elinde pizza kutusu hem yiyor hem yürüyor.

Liseliler okulun önündeki devasa ıhlamur ağacının altına sığınmışlar ama kanları kaynıyor. İçlerindeki Sudanlı olduğunu düşündüğüm tek tesettürlü kız en hareketli olanı. Öbek öbek gruplaşmış arkadaşlarına sürekli sataşıyor, onları güldürüyor, el şakası yapıyor. Ara ara açılan saçlarını örtüyor. Gençler cıvıl cıvıllar.

Zencisi, beyazı, kızılı iç içe geçmiş.

Caddeden bir sürü insan geçiyor. Kimi kadın sütyen gibi bir şey giymiş, kimi kadın tesettürlü. Karşı evin bahçesinde bir kadın çimenlere havlusunu yaymış güneşleniyor.

Kimsenin kimseyle işi yok. Kimsenin kimseye baktığı yok.

Aslında Londra’yı anlatan en kısa cümle belki de budur.

“Kimsenin kimseyle işi yok.”

Bu ilgisizlik değil. Bu, insanların birbirlerinin hayat alanına girmemeyi öğrenmiş olmaları. Herkes birbirinin farklılığıyla yaşamaya alışmış gibi.

Bir köşeden Afrikalı geçiyor. Arkasından Hintli. Sonra Çinli bir aile. Ardından sarışın İngilizler. Sonra Araplar. Sonra Doğu Avrupalılar.

Birkaç dakika içinde dünyanın yarısı önümden geçmiş gibi oluyor.

Tuna’nın mezuniyet töreni için Middlesex Üniversitesi kampüsündeydik. Güzel bir törendi. Mezunlar tam bir dünya mozaiği gibiydi.

Törende bir kız Filistin bayrağı açtı. Kimse karışmadı. Bizim hemen önümüzde Yahudi bir ebeveyn vardı. Erkeğin başındaki o minik takkeden belliydi.

Kimse dönüp bakmadı bile.

Middlesex Üniversitesi bu yıl yine yüzlerce mezun verdi. Özellikle sanatsal bölümlerin çeşitliliği ilginçti. İnsan, “Üniversitede bu bölüm de mi var, bunu da okuyan var mı?” diye sormadan edemiyor. Bizde şimdi temel bölümler bile artık iş olanağı olmadığı için talep görmüyor.

Bir yandan da düşünüyorum.

Bizim gençliğimizde üniversite denince hukuk, iktisat, işletme, mühendislik, tıp gelirdi akla.

Burada ise insan yaratıcılığının uzanabildiği her alan bir eğitim konusu olmuş. Dijital sanatlar, animasyon, oyun tasarımı, sahne sanatları, yaratıcı medya, ses teknolojileri, DJ’lik…

Dünya değişmiş. Bazı ülkeler bu değişimin peşinden gitmiş.

Bazıları ise hâlâ eski dünyanın kavramlarıyla yeni dünyayı anlamaya çalışıyor.

Sokaklar, caddeler, mağazalar tıklım tıklım dolu. Londra iştahlı bir dev gibi adeta.

Yiyor, içiyor, tüketiyor, üretiyor.

Bir mağazadan çıkan kalabalık diğerine giriyor. Restoranlar dolu. Kafeler dolu. Marketler dolu.

Şehrin enerjisi hiç bitmiyor.

İngiltere ekonomisinin son yıllarda çok parlak gitmediğini söylüyorlar.

Hayat pahalı diyorlar. Vergiler yüksek diyorlar.

İnsanlar geçim sıkıntısından yakınıyor.

Ama yine de caddelere baktığınızda hayatın bütün gücüyle aktığını görüyorsunuz.

Belki de büyük şehirlerin sırrı burada.

Şikâyet ederken de yaşamaya devam ediyorlar.

Bir yandan gözüme kırmızı çift katlı otobüsler ilişiyor. Londra’nın simgesi olmuşlar.

Aralarından sessizce geçen elektrikli araçlar dikkat çekiyor.

Bisikletliler ayrı bir dünya kurmuş kendilerine.

Yayalar zaten şehrin gerçek sahibi.

Kimse acele etmiyor gibi görünse de herkes bir yerlere yetişiyor.

Bu şehirde zaman yavaş akıyormuş gibi görünür ama aslında çok hızlıdır.

Bir an durup insanları seyretmek yetiyor bunu anlamaya.

Pencereden aşağıya baktıkça aklıma şu geliyor:

Londra aslında bir şehir değil. Bir imparatorluğun geriye kalan alışkanlığı.

Yüzyıllarca dünyanın dört bir yanından insan toplamış bir merkez.

Bugün de o alışkanlık devam ediyor.

Bu yüzden burada her milletten insan görmek kimseyi şaşırtmıyor.

Belki de Londra’nın gücü binalarında, saraylarında, müzelerinde değil.

İnsan çeşitliliğinde.

Çünkü dünyanın her yerinden gelen insanlar bu şehre kendi renklerini katıyor.

Ben ise Islington’da bir pencerenin önünde oturmuş bunları seyrediyorum.

Karşımda bir otobüs durağı.

Bir pub.

Bir okul.

Birkaç ev.

Ve bütün dünya.

Tuna mezun oldu.

Bir baba için bundan daha büyük bir gurur var mı bilmiyorum.

Ama bugün Londra’ya baktığımda, mezuniyet töreninden çok aklımda kalan şey şu oldu:

Dünyanın bütün renkleri aynı caddede yürüyebiliyormuş.

Ama tek şartla:

“KURALLARA UYACAKSIN.”

Londra bunu başarmış görünüyor.

Esen kalın sevgili dostlarım.