KARAKTER DE KAYAR MI DURMAZ MI YERİNDE?

Başlıktaki soruya hemen yanıt vereyim: Kayar, hem de çok fena kayar. Çünkü yaşamın kendisi kaygandır.

Başarılar, başarısızlıklar, ani olaylar, kayıplar, doğal afetler, hastalıklar, göçler, savaşlar, tacizler, tecavüzler, iflaslar… Ve dahi sonsuz olasılıklar yaşam bataklığını vıcık vıcık kaygan bir zemine dönüştürür.

İnsan denilen canlının kişiliği yaşam denilen bu kaygan buz kütlesinin üzerinde gezer durur.

Sağlam kişilikler zorlu şartlarda zikzak yapabilir ama en kısa zamanda toparlar. Bazıları düşer, kalkar, yeniden yürür. Bazıları ise düştüğü yerden kalkmak yerine kaydığı zemini normalleştirmeye çalışır. İşte karakterin gerçek sınavı da tam burada başlar.

Bu konuya son günlerin yürek sızısı Haluk Levent yüzünden girdim.

İnsan değişir, değişmelidir. Yedisinde neyse yetmişinde de o olmamalıdır. Ders almalıdır. Ama genellikle öyle olmuyor işte.

Be güzel kardeşim Haluk Levent… Yıllarca başın dertten kurtulmamış, hakkında türlü iddialar konuşulmuş. İnsan ister istemez soruyor: Madem bu kadar büyük bir sorumluluğun altına girdin, neden kendini en küçük şaibeden bile uzak tutmadın?

Ben Haluk Levent’e beş kuruş yollamamış bir insanım. Hiç güvenmedim.

Ancak çok yakın bir dostum, yöneticisi olduğu şirketin onun onayıyla Ahbap’a 5 milyon lira gönderdiğini söylediğinde o kadar üzüldüm ki. O parayla bir yıl boyunca kaç öğrencinin bursu ödenirdi, kaç engellinin hayatı değişirdi, kaç aile ayağa kaldırılırdı?

Burada bir parantez açmak istiyorum.

Serdar Ortaç da yıllarca kumar bağımlılığıyla mücadele ettiğini anlattı. Mehmet Ali Erbil de aynı şekilde kumarın kendisine büyük maddi kayıplar yaşattığını defalarca dile getirdi. İkisi de yanlışlarını inkâr etmedi, bedelini de büyük ölçüde kendileri ödedi.

Ama kamuoyuna yansıyan tabloya bakıldığında, yardım amacıyla toplanan bağışlar üzerinden insanları aldattıkları ya da deprem mağdurlarına yönelik yardımlarla ilgili böyle bir iddiayla anıldıkları görülmedi.

Demek ki mesele sadece bir bağımlılık meselesi değildir. Asıl mesele, insanın kendisine emanet edilen güveni nasıl taşıdığıdır. Çünkü para kaybedilebilir, şöhret kaybedilebilir, sağlık kaybedilebilir. Ama güven kaybedildiğinde yerine koymak çok daha zordur.

O zaman kitabın orta yerini açalım ve şeytanın “Sor.” dediğini soralım.

Neden düne kadar kan verdiğimiz, bağış yaptığımız Kızılay’ımız yerine insanlar başka yapılara yöneldi? Neden Türk Hava Kurumu gibi Cumhuriyet’in köklü kurumları toplumun gözünde eski güvenini koruyamadı? Nerede eksik yaptık? Nerede yanlış yaptık?

Sosyal devlet yalnızca maaş ödeyen, yol yapan, köprü kuran devlet değildir. Sosyal devlet, vatandaşın zor gününde ilk aklına gelen güçtür. Deprem olduğunda, sel bastığında, çocuk hastalandığında, ev yandığında insanın kapısını çalacağı ilk yer devletin kurumları olmalıdır.

Devletin kurumları güven üzerine inşa edilir. Güven ise bir günde kurulmaz. Yılların emeğiyle oluşur ama bir günde yıkılabilir.

Bir kurumun tabelasını asmak kolaydır. Kurum olmak zordur. Kurum; liyakat ister, şeffaflık ister, hesap verebilirlik ister, güçlü denetim ister. Her kuruşun hesabını vermeyi ister. İnsanlar bağış yaptığında “Param yerine ulaştı mı?” diye düşünmeyecek. Bunu sorgulamak zorunda kalmayacak.

Devletin görevi tam da budur. Güveni kişilere bırakmamak, kurumları güçlendirmektir. Yardım faaliyetleri kişilerin karizmasına değil, devletin ve güvenilir sivil toplum kuruluşlarının sağlam denetim sistemlerine dayanmalıdır. Çünkü kişiler gelir geçer, kurumlar ise kalıcı olmak zorundadır.

Bugün dönüp kendimize şu soruyu sormalıyız.

Neden insanlar yıllarca sorgulamadan Kızılay’a kan verdi de bugün aynı güveni tartışıyoruz? Neden Kurban Bayramı’nda Türk Hava Kurumu’na kurban derisi vermek bir gelenekti de bugün o gelenek neredeyse unutuldu? Kurumlarımızı yıpratan neydi? İhmaller mi, kötü yönetimler mi, siyasetin gereğinden fazla içine girmesi mi, denetimsizlik mi?

Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan bu kurumlar, milletin dayanışma ruhunun eseriydi. Güven vardı. İnsanlar bağış yaparken kime gittiğini sorgulamıyordu. Zaman içinde güven aşındı. Güven aşınınca insanlar kurumlardan uzaklaştı, kişilere yöneldi.

Bunları konuşmadan sadece kişiler üzerinden tartışmak meseleyi eksik bırakır.

Hiç kimse kızmasın. Devlet güveni yüksek tutmalı ve güven kaybetmemelidir. Güven kaybolduğunda ortaya boşluk çıkar. O boşluğu da kişiler doldurur. Oysa sosyal devlet, vatandaş ile yardım arasında kimsenin aracılık etmek zorunda kalmadığı devlettir.

Devlet bir kazulet değildir. Devlet, halkı lehine refleks geliştirmeli, pozisyon almalı ve kurumlarını her şart altında ayakta tutmalıdır.

Bu iş siyasi değildir, tamamen ahlakidir.

Toplumsal ahlakın partisi olmaz. Hukukun da olmaz. Herkes, kim olursa olsun, yargı önünde eşit olduğunu hissetmelidir. Güven ancak böyle yeniden inşa edilir.

Çünkü güçlü devlet, güçlü kurumlarla; güçlü kurumlar ise güçlü ahlak ve güçlü denetimle ayakta kalır.