İran ambargosu kalktı mı?

Geçtiğimiz günlerde ABD ile İran arasında bir mutabakat imzalandı. Bunu takip eden günlerde, ABD yaptırımlarını yürüten idari kurum OFAC, İran ham petrolü ile petrokimya ve petrol ürünlerinin üretim, teslim ve satışına; bağlantılı bankacılık, sigorta ve taşımacılık dâhil olmak üzere, geniş izin tanıyan bir "genel lisans" yayımladı. Baştan belirtelim: Yaptırımlar kalkmadı. Genel lisansla, yaptırımların belirli işlemlere bir süreliğine ve kapsamı çizilerek nasıl uygulanmayacağı düzenlendi. Yaptırım hukukunda bu tür istisnalar genel lisanslarla yapılır.

İlk bakışta enerji, bankacılık, sigorta, taşımacılık ve inşaat için İran'da bir kapı açılıyor gibi görünebilir. Ancak bunun kalıcı bir "yaptırımların kaldırılması" olmadığını görmemiz şart. Genel lisans süreli ve kapsamı dar; 60 günlük müzakere takvimiyle eşleştirilmiş biçimde 21 Ağustos 2026'da sona erecek. İşlem aslında bir yetkilendirme olduğu için, yaptırım listesinden çıkarma (delisting) anlamına da gelmiyor; lisansın çizdiği kapsamın dışında, yaptırım listesindeki taraflarla iş yapmak yasak kalmaya devam ediyor. Muhabir bankalar da kendi uyum kuralları gereği işlemleri onaylamayabilir. İmzalanan belge de nihai anlaşma değil, siyasi çerçeve sunan bir mutabakattır. Kısacası, uzun vadeli bir ticari taahhüde girmeden önce tüm bu hukuki riskler tartılmalı. Elbette açılan bir kapı var, ancak aylar sonra farklı bir gelişme olursa “biz yaptırımlar kalktı diye bu işlemleri yapmıştık” dememek ve mağdur olmamak lazım.

Bu tablo, sözleşmeleri tasarlayan hukukçuların da ekstra dikkatli olmasını gerektiriyor. İfa takvimini lisansın geçerliliğine bağlamak, lisansın yürürlükte olmasını ön koşul yapmak, yaptırımın geri dönmesi ihtimaline karşı otomatik askı, durdurma ve fesih kayıtları koymak, ödeme ve muhabir bankacılık risklerini sözleşmede öngörmek bunlardan birkaçı. İşin başında karşı tarafın mülkiyet ve kontrol yapısını taramak da hala bir zorunluluk.

Madalyonun diğer yüzünde ikincil yaptırımlar var. Bu köşede çok kez değindiğimiz gibi; ABD, kendi yargı bağlantısı bulunmasa bile, yaptırımlı tarafla iş yapan ABD dışı şirketleri de listelere ekleyebiliyor, dolara erişim sağlayan muhabir bankacılık erişimini kesebiliyor. Bu da ihracatçının elini kolunu bağlıyor.

Son dönemde çok sayıda Türk firması, yaptırım gündemindeki ülkelere ileri elektronik bileşenler gibi çift kullanımlı malları veya belirli gümrük kodlarıyla izlenen ürünleri ihraç ettiği için bu listelere girdi. Niyet ihlal olmak zorunda değil, ürünün gerçek son varış noktasındaki sapmayı görememek de aynı sonuca varabiliyor. Üstelik buradaki "%50 kuralı" uyarınca, listedeki kişilerin doğrudan ya da dolaylı yüzde elli ve fazlasına sahip olduğu şirketler, adları listede olmasa bile kendiliğinden yasaklı sayılıyor. Bu yüzden asgari bir mevzuata uyum disiplini; tarafların ve nihai kullanıcının taranması, ürünün gerçek kullanımı ve varış noktasının teyidi, gerekirse işlemden kaçınmak gibi olağan önlemler, bugün ihracatçı için elbette kaçınılmaz. Nitekim bu liste oldukça hareketli, İran lisansının çıktığı gün bile iki Türk şirketi yaptırım listesine eklendi.

Özetle, mevzuata uyum bu alanda bir lüks değil. Ülkemizin coğrafyası hem fırsat hem maruziyet üretiyor; fırsatı değerlendirmek ile riske körlemesine girmek arasındaki farkı da en baştan bu hususlara verilen önem belirliyor.