banner8

banner6

Çınarlar bir bir devriliyor

BUSİAD ve EKOHABER Gazetesi tarafından birlikte düzenlenen 15 yıl önceki toplantıya çocukları ile birlikte katılan Adnan Türkay, Vehbi Gülener, Hakkı Baykal, Kemal Türkün, Talat Diniz ve İsmail Yeşilova makineden otomotiv sektörüne kadar Bursa’dan sanayileşmenin nasıl başladığını anlatmışlar, öngörülerini açıklamışlardı. Yeni kuşaklara hatırlatmak amacıyla o toplantıdan bazı bölümleri yeniden yayınlıyoruz.

İNCELEME 02.11.2020, 20:49 02.11.2020, 20:49
Çınarlar bir bir devriliyor
BUSİAD ve EKOHABER Gazetesi tarafından birlikte düzenlenen 15 yıl önceki toplantıya çocukları ile birlikte katılan Adnan Türkay, Vehbi Gülener, Hakkı Baykal, Kemal Türkün, Talat Diniz ve İsmail Yeşilova makineden otomotiv sektörüne kadar Bursa’dan sanayileşmenin nasıl başladığını anlatmışlar, öngörülerini açıklamışlardı. Yeni kuşaklara hatırlatmak amacıyla o toplantıdan bazı bölümleri yeniden yayınlıyoruz.

Bursa sanayisinin temel taşı olan bazı fabrikaların kurucularının yıllar önce anlattıkları ve o fabrikaların günümüzdeki yöneticileri olan çocuklarına tembihleri bugün hala daha geçerliliğini koruyor. İşte onlardan birkaç tanesi; “Müşteriye hizmet et, muhakkak memnun et, sana bu iyilik bir gün döner.”, “Oğlum ben at arabası yapıyorum, inşallah siz otomobil yaparsınız.”

Geçtiğimiz hafta Bursa iş dünyası bir duayen işadamını daha kaybetti.

Türkay Tekstil AŞ’nin Yönetim Kurulu Başkanlığı’nın ötesinde, Türkiye’nin ilk organize sanayi bölgesi durumundaki Bursa OSB’nin 1961 yılında kurulması kararını alan Kurucu Heyet’te yer almış olmaktan tutun da, Bursa Ticaret ve Sanayi Odası’nın 1978-1981 yılları arasında Meclis Başkanlığı’nı yapmış olmaya kadar pek çok görev alan ve önemli kararda imzası bulunan Adnan Türkay 92 yaşında vefat etti.

Deyim yerindeyse bir çınar daha devrildi, Bursa sanayiine yıllarını vermiş olan Vehbi Gülener, Hakkı Baykal, Kemal Türkün, Talat Diniz ve İsmail Yeşilova gibi Adnan Türkay da emr-i hak gereği aramızdan ayrıldı.

EKOHABER Gazetesi olarak Adnan Türkay’a ve Vehbi Gülener, Hakkı Baykal, Kemal Türkün, Talat Diniz ile İsmail Yeşilova’ya da Allah’tan rahmet diliyoruz. Bursa sanayisinin öncüleri bu isimlerin EKOHABER Gazetesi için ayrı bir yeri var ki; Gazetemizin kurucusu Tahsin Ardıç geçmişte BUSİAD’da Basın Danışmanlığı yaptığı için bu kıymetli sanayicileri 2005 yılında, şimdi her birisi babalarından aldıkları bayrağı büyük bir sorumlulukla ve şerefle daha yukarılara taşıyan çocukları Fahrettin Gülener, Ergun Hadi Türkay, Sinan Baykal, Hakan Türkün, Sedat Diniz ve Ali İhsan Yeşilova ile aynı masa etrafında BUSİAD - EKOHABER Gazetesi işbirliği ile buluşturdu. Daha sonraları BUSİAD tarafından geleneksel hale getirilerek ‘Ebeveynler ve Çocukları’ adıyla sürdürülen bu ilk buluşmadan hayatta kalan son isim olan Adnan Türkay’ın da aramızdan ayrılmasıyla “Çınarlar Bir Bir Devriliyor” diyoruz.

Çeyrek asra ulaşan Gazeteniz EKOHABER’in 15 yıl önce, 1-7 Kasım 2005 ve 8-14 Kasım 2005 tarihli sayılarında iki bölüm halinde yayınlanan bu özel toplantıda konuşulanlar, daha sonra Gazeteci Dr. Murat Kuter’in derlediği ‘Anadolu’da Sanayi ve İş Dünyası Örgütlenme Sürecindeki İlk Model: Bursa Sanayicileri ve İşadamları Derneği’ isimli kitapta da geniş yer buldu.

İş hayatına bakış açılarından öngörülerine kadar her birisi ulu bir çınar olan bu değerli sanayicilerin o gün anlattıklarından bazı alıntıları sizlerle bir kez daha paylaşıyoruz…

Tarih : 25 Ekim 2005             Yer : BUSİADEVİ

Birlikte yenilen iftar yemeğinden sonra ilk sözü Ali İhsan Yeşilova (dönemin BUSİAD Yönetim Kurulu Başkanı) alır:

“Bu toplantımıza Şükrü Şankaya da katılacaktı. Nasıl hareket etmemiz gerektiği konusunda her zaman yol gösterici olan, özellikle BUSİAD için ayrı bir yeri olan bir insandı. Ama nasip böyleymiş, kısmet olmadı. Ama hayat devam ediyor. Biz Fahrettin (Gülener) ile nasıl yapalım diye düşündük ve iptal etme yerine kısa bir süre erteleyerek bu toplantıyı yapmayı planladık. Çok da iyi oldu. Ben öncelikle Fahrettin’e çok teşekkür ediyorum. Böyle bir toplantının, babalarımızla beraber olup yemek yeme fikri onundu, ben de çok mutlu oldum. Beraberce buraya kadar geldik. İnşallah bir ilk olacak. Keyifli ve duygulu oluyor.

Siz de destek verirseniz bu akşam buna karar verirsek bir geleneği başlatmış olacağız. Bu gelenek zaman içerisinde büyür devam eder. Ve inşallah, Fahrettin’in bu akşam ilkini yaptığı, üçüncü kuşağı da aynı çatı altında, BUSİAD’da bir araya getirme ve eski günleri anma fırsatını buluruz. Dünya çok yoğun bir tempo içinde. Bu ortamda sahip olduğumuz güzelliklerimizin, zenginliklerimizin çoğu zaman farkında olmuyoruz. Günlük telaş içinde yuvarlanıp gidiyoruz. Hazır bu zenginlik varken, beraberken bu keyfi bu akşam çıkaralım, bundan sonra da devam edelim diye düşünüyoruz. Gerçekten Bursa bugünlere zor geldi. Birçoğumuz o zorluk yıllarını yaşamadık, sadece duyduk. Ama bu zorlukları bizzat yaşayan bir kesim var hala Bursa’da.” Toplantının akışındaki sıraya göre sözü büyüklere bırakmadan önce Fahrettin Gülener de;

“Değerli Adnan Türkay, sevgili oğlu Ergun Türkay. Adnan Türkay’ı müşterek bir dost, Karaer vasıtasıyla tanıdım. Karaer, ‘Böyle çalışkan insanları örnek al’ dedi. ‘Alıyorum’ dedim. ‘Ama hiç bırakma’ dedi. Ben Adnan Türkay’ı hep örnek aldım, izledim. Oğlu ile 1989’dan itibaren beraber çalışmaya başladık. Çok yerinde bir tabir var. ‘

Armutun altına armut düşer’ diye. Ağaçta ne meyve var ise altına da hep o düşer. Evladınızı o kadar güzel yetiştirmişsiniz ki onunla hep iyi yaşadık, güzel paylaştık. Ben sizi hep örnek aldım. Değerli Hakkı Baykal. Benim baba dostum. 1950’li yılların ortalarına geldik, babam ne yapıyorsa aynısını Hakkı Ağabey yapıyordu, ama bir fazlasıyla, makine imalatına girdi. Dolayısıyla ben gelecekteki yolumu hem babamdan aldığım iş terbiyesiyle hem de Hakkı Ağabey’in makinecilik sevdasıyla çizdiğimi söyleyebilirim.

Sinan Baykal ile çalışkanlıkta yarışıyoruz. Çünkü hep tatlı bir rekabetimiz var.

Kemal Türkün Ağabeyi 1965 yılından hatırlıyorum. Ofisinde çalışan bir delikanlı, arkadaşımızdı. Okulda ozalit nasıl çekilir gösterdiler ama aklımızda tutamadık. Biz bir şekilde Kemal Ağabeyin ofisine gittik ozalit çekmek için. Dükkanını üç dört gün istila ettik.

Ondan sonraki yıllarda da Kemal Ağabeyi her toplumda izledim. Baktım ki bu çizgi, kutsal bir çizgi. Bu çizgiyi sahibi bozmuyor ki biz niye örnek almayalım. Biz bugünlere böyle geldik. Talat Diniz hocamın bende çok büyük emeği var. Çünkü 1965 yılında mesleğimi seçtiğimde Bursa’da pres göremiyordum. Hakkı Ağabey de vardı. 1965 yılından itibaren önce kauçuk pişirme preslerinde stajyer olarak çalıştık. Sizin ve fabrikanızın varlığından çok şeyler öğrendik. İsmail Yeşilova Ağabeyi Elmasbahçeler’den hayal meyal hatırlıyorum. Tam hatırlayamıyorum, nedeni de babamın disiplinidir. Okuldan sonra babamın dükkanında çalışıyor, boş zamanlarda sokakta dolaşamıyordum.

Ali İhsan Yeşilova ile çok kadim bir dostluğumuz var.

Değerli babam, Vehbi Gülener, benim her şeyim, var oluş sebebim. Babam birkaç elden gelen levha sac ile soba yapıyordu. Sonradan Yalova-Karamürsel’deki Amerikan hurdalığından kostik varilleri açarak elleri kan içinde bir kordon, bir silindir, bir matkap ve kol makasıyla soba yaptığına şahit oldum. Herkesin babası kahramandır, benimki de benim kahramanım. ‘Müşteriye hizmet et, muhakkak memnun et, sana bu iyilik bir gün döner’ Hep bu lafları dinledim. Atasözlerini hep sizlerden öğrendik.

Söylediklerinizden, yaşadıklarınızdan... Babam ‘Çalışmayan milletler, başka milletlerin esiri ve eğlencesi olur’ dediğinde 1963 yılıydı. Almanca’dan bir almıştım, düzelteyim derken yine bir aldım. Çok kızdı ve bana bu sözü söyledi. Üniversiteye giderken anladım ki ne demek istiyor, ama milletvekili olduğumda Meclis’i görünce ‘Babamın sözünün söyleneceği yer burası’ dedim. şeklinde konuşuyor.

VE SÖZ BABALARDA

Adnan Türkay: Bu büyük buluşmaya çağrılmış olmaktan dolayı çok mutluyum. Ben böyle bir şeyi yıllar önce yapmak istiyordum. Fahrettin Gülener bir dönem milletvekilliği yaptı, görünen o ki Ali İhsan Yeşilova da milletvekilliği yapacak herhalde. Daha önceki dönemlerde bizim arkadaşlarımız da birer dönem milletvekilliği yapmıştı. Meclise gidip oranın ne olduğunu ne olmadığını gördüler.

Hakkı Baykal: Burada sizlerle birlikte olmaktan dolayı çok mutluyum. Kusura bakmayın, kendimi, hayatımı atölyeye adadığım için çok iyi konuşamam. Hayatımız hep atölyede geçti.

Vehbi Gülener: Çocuklarımı dinimizi yaşamaları, memleketimize katkı koyup kalkındırmaları için Türkiye’ye getirdim. Atatürk olmasaydı biz olmazdık, Atatürk olmasaydı bu fabrikaları kuramazdık. Atatürk olmasaydı güneş bizi ısıtmazdı. Hürriyetsiz bir milleti güneş ısıtır mı? Sizler, çocuklarımız inşallah daha büyük adımlar atacaksınız. Allah vatansız bırakmasın, şehitlerimize cenneti nasip etsin.

Kemal Türkün: Sanayi bölgesinin ilk kuruluşu ile ilgili bir iki anımı anlatmak istiyorum. Ben 1955 yılına kadar DSİ’de çalıştım. 1951 mezunuyum. 1955’e kadar DSİ’de proje müdürlüğü yaptım. Ondan sonra 1955 yılında serbest hayata atıldım. İlk olarak da Necati Kurtcan’ın fabrikalarının projelerini yaptım. Balıklı’daki bir fabrikaydı. İlk çelik konstrüksiyon tesisiydi. Çok güzel bir örnekti. Oraya girenler fabrikalarını o şekilde yapmak için özendiler ve çok taleple karşılaştım. 1957’lerde İpek-İş fabrikalarına geçtik. 1960’a kadar İpek-İş ve birkaç tane de fabrika projesi yaptım. Bir proje bürom vardı. Ticaret Bankası binasında. Bursa’da zaten mühendis de azdı ve konut dışında sanayi işiyle uğraşan çok nadir müesseselerden birisiydik. Ne kadar sanayi ile ilgili mevzu varsa evvela bana geliyordu. Başkaları da yapmak isterdi. Onların 10 dediğine ben 100 diyordum, ama dönüp dolaşıp bana geliyorlardı. Çünkü çok işim vardı. 5-6 mühendis daha çalışıyordu yanımda. Beyefendilerin fabrikası da... (Talat Diniz’e bakarak). Sanayi mıntıkasında Coşkunöz, Filament dahil birçok fabrikada benim yaptığım şeyler oldu. Şimdi kendi kendime, bu kadar büyük projeleri nasıl yapıyordum, diye düşünüyorum. İnanın sabaha kadar çalışırdık. Sabahleyin proje masalarının üzerinden kalktığımız, orda uyuduğumuz geceler oluyordu. O zaman yeni evli olmama rağmen bu çalışmalarımız devam etti. Bilhassa Sanayi Bölgesi kurulduktan sonra çalışma miktarları çok büyüdü. Projeler, alanlar büyüdü. Mesela Siemens fabrikası, Sifaş, Polylen, Filament, Karsan, SKT, Coşkunöz.. ne kadar önemli kuruluş varsa bütün fabrikaların ilk projelerinde, projeci, kontrol mühendisi veya daha sonradan müteahhit olarak çalışmalarım oldu. Ondan sonra da taahhüt işlerimizi kurduk. Tabi insanın hayatı kademeli olarak büyük bir tecrübe içinde geçiyor. Artık bu çalışmalar bizim için mazide kaldı. Şimdi bu kadar aktif şeyler yapamıyoruz, ama taahhüt işlerine hala devam ediyoruz. Yine fabrika, sanayi tesisleri üzerinde ihtisasımız ve yapılarımız devam ediyor. Eskiden Bursa’da 10 tane mühendis bile yoktu. Şimdi 2 bin tane mühendis var. Bunu ne kadar büyük terakki, ne kadar büyük ilerleme olduğunu idrak edebilmek için söylüyorum. Tabii 10 mühendis o zaman gayet iyi rakamlı fiyatlarla çalışma imkanını buluyordu. Çünkü başka alternatifleri yoktu. Sanayi mıntıkasının ilk yapılışında SİFAŞ vardı. SİFAŞ fabrikası Sanayi Bölgesinde ilk fabrikaydı. Öncülerden birisi de SKT ve Coşkunöz’dür. Onlar da hatırlayabildiğim kadarıyla Yeniyol civarında atölye durumundaydı. Oradan tekrar sanayi mıntıkasına gelmek üzere harekete geçtiler. Projelerini o zaman beraberce hazırladık. Tabi rakamlar o zaman 500 metrekare gibiydi. Rakamlar birden bire çok büyüdü. Bakın şimdi 500 metrekare çok özel işler yapan bir firmanın çalışabileceği bir alan. Esasında binlerce metrekarelik fabrikalar, tesisler yapılıyor. Ama o zaman hepsi 300, 500 metrekarelik ufak atölyelerin içinde çalışıyordu. Sanayi mıntıkasının yapılması ile bu rakamlar birden bire büyüdü. 3 misli, 5 misli değil, 20 misli, 30 misli büyüyüverdi. Sanayi mıntıkalarını görmek için beni Avusturya’ya falan gönderdiler. Avusturya’daki sanayi mıntıkalarını tetkik ettim ve dolayısıyla yapılan ilk projelerin çalışmalarında çok faydam olduğunu zannediyorum. Ardından da zaten sanayi kuruluşlarında daha yoğun çalıştım. Bursa’da çok büyük gelişme var. Allah nazardan saklasın. Bugün sanayi tesislerine, onların işleyişine, çalışanların kabiliyetine baktıkça, Türkiye’nin çok ileri noktalara doğru süratle gittiğine inanıyorum. Daha da ileri gitmesi için dua ediyorum.

Talat Diniz: Çocuklar bu geceyi düzenlemekle çok iyi yaptınız, çok mutlu oldum. Yıllardır görüşemediğimiz dostlarımızı, meslektaşlarımızı görmek, onlarla sohbet etmek, çocuklarını daha yakından tanımak fırsatı buldum. Onun için öncelikle bu toplantının güzelliğini dile getirmek istiyorum. Ben de geçmişten bahsetmek istiyorum. Hülasa da etmeyeceğim, ne olacağını söyleyeceğim. Yoksa bu toplantı 6 ay falan sürer. Nasıl devam edeceği konusunda da çok güzel fikirleriniz var. Onun için ‘söyle yapın, böyle yapın’ demeye cesaret edemiyorum. Mutlaka daha güzel şeyleri de düşüneceksiniz. Gerçekten hem bize renk verecek bir ortamda bulunmak, hem de sanayide uğraşan kişilere burada oluşan sohbetler yol gösterir. Böyle bir faktör olacak diye düşünüyorum. (Fahrettin Gülener’e dönerek) Sen preslerden söz ettin. Tabi preslerin yapılmış halini gördün. Ben o preslerin yapıldığı zamanı söyleyeyim. Türkiye’nin o yıllarda nerelerde olduğunun göstergesidir. Ben 1950 yılında öğretmendim. Zaten iki yıl öğretmenlik yaptım Çorum’da. Bir yıl öğretmenlik, bir yıl da müdür muavinliği. Bir baba dostumun tahriki ile iş hayatına atıldım, bıraktım öğretmenliği. Kısa zamanda da başarılı olduk. Zaten babana hizmet etmek üzere (Yeşilova’nın babasını kastediyor) başladım. Çünkü kanepeyi yaptırmak için taa İstanbul’a taşınıyorlarmış. Küçücük bir parçayı kromaj yaptırmak için emanetçi Reşat’a veriyorlardı, ondan sonra da Reşat’ın yolunu bekliyorlardı, “Şunlar nikelaj olup da gelse.” diye. Bunu bir baba dostu bize anlattı. Çorum’da bizi ziyarete gelmişti. “Sen yapabilir misin?” dediler, ‘yaparım’ dedim. Kısa zamanda ayaklarımın üzerine basar oldum. Bu arada teknik öğretmenlikten arkadaşım olan Süleyman (Beltan) Bey, kulakları çınlasın, o da Fransa’da bıçakçılık tahsili yaptı. Bursa’da Sanat Okulu’na bıçakçılık şubesi açıldı onun başına tayin oldu. Her gün beraberdik. Rahmetli Kemal Hoca da (Coşkunöz) piyasada hep bir şeyler yapmaya çalışan bir insandı. Onunla da sık sık görüşür, üç arkadaş olarak devamlı bir araya gelirdik. Bir gün beraber bir işler yapalım dedik. Onların da öğretmen olarak kalmada gözleri yoktu. Bir şeyler yapalım falan. Ya pres işleri yapalım dedik. Ama ortalıkta pres diye bir şey yok. Pres alacağım dediğin zaman paran yok, olsa da satın alınacak pres yok, mal yok. Nereden bulunduysa bir pres bulundu. Yine rahmetli Kemal Hoca’nın sınıf arkadaşlarından birisi vardı modelci, Hakkı Öcal mıydı, o presin resimleri çizildi. Modelci modellerini yaptı. Tanıdık dökümcülere o modellerden gövdeler döktürüldü. Yine tanıdık arkadaşların atölyelerinde işlendi, monte edildi ve iki boy, 25 ve 50 tonluk iki pres yapıldı. Senin sonradan gördüğün presler sanıyorum ki, ilk olarak SKT’nin kendi emeğimizle yaptığımız bu preslerdi. Şunu söylemek istiyorum. O günlerde pres almak, hatta görmek mümkün değildi. Çünkü yoktu. Bazı şeylere erişmek de zordu. Bunları, Türkiye’nin o günlerdeki halini ortaya koyduğu için anlattım. Anlatacak çok şey var. Ben hep geriye gittiğimde çocukluğumda babamın yaptıklarından başlamak geliyor içimden. Babam, çoğunuz bilirsiniz at arabası imal ederdi. Şimdi düşünüyorum da, ben at arabasının her şeyinin nasıl yapıldığını hatırlıyorum. Hepsi gözlerimin önünde gibi. Her şeyi dahil... Civatasından dingiline varıncaya kadar...

Demir ve ağaç işleri dahil. Tekerleği nasıl yapılır, ağaç işleri nasıl yapılır... Hayret bir şey, ben daha çocuk yaşlarımda dolanırdım, demek ki çok meraklıymışım ve neyin ne olduğunu anlamışım. Daha sonra biraz yetiştikten sonra bazı işlerde çalıştım da... Balyoz da salladım... Kılavuzlarla somuna diş de açtım. Çünkü arabanın her şeyi yerli olarak yapılırdı. O demirler, civata, somun, düşünebiliyor musunuz dövme demirle yapılıyordu. Bazı nazik yerlerinde Avrupa’dan gelme civatalar kullanılırdı. Yoksa o bütün güçlü vidalar, somutlar, bağlantılar dövülerek yapılırdı. Çok uzatmayayım ben, ama neler anlatabileceğimin bir işaretini vermiş olmakla yetineyim. Anlatırken beni dinlemeye biraz talim yapmak lazım. Bu başlangıç için çok teşekkür ediyorum. Öyle olaylar değerlendirildi ki mesela Nevzat Toka’dan söz edildi. Nevzat Toka, Bursa’da sanayicilere rahmetli Kemal Hoca’ya da hidroliği anlatan, öğreten adamdır. Çok enteresandır.

İsmail Yeşilova: Ben anlatmaya başladığım zaman başından başlamak isterim. Sen yarıdan başladın. Tekerler hangi ağaçtan olurdu, onları da anlatmalıydın. Demir o ağaca nasıl geçer. Şimdi anlatsan kimse inanmaz bunlara.

Talat Diniz: Bugün o günkü araba dingilini yapan yok. Kampana mampana... Eski kalite yok. Dingil olmadan araba olmaz. Şase olmasa da olur. Dingili bile yapan yok. Yeni at arabası ihtiyacı oluyor bazı yerlerde. Onu yapanlar eski arabaları topluyor, onun dingillerini tamir ediyorlar. Babamın 1953’te yaptığı bir yaylı arabayı, eski araba satan birinden ele geçirdim. Fabrikanın bahçesinde duruyor.

İsmail Yeşilova: Ben baştan başlamak isterim. Onun için Babalar Günü’nde bana çok söz hakkı vereceksiniz.

Talat Diniz: Babam adına övünmek olacak ama o kadar düzenli çalışılırdı ki her gün, özellikle yaz günü bir arabanın her şeyi orada yapılırdı. Çalışan kişi sayısı da 10-12’ydi. Bir araba tekerlekleri takılır, kapının önüne konur, boyacı gelir, boyacı futbolcu Sinan’ın dedesi Recep usta, gelir boyasını atar. Sabah ilk dingilleri dövülür, her saatte iki örs iki ocak, civatalara somunlara diş açan ekip. Birisi tekerlekçi, birisi sair parçaları yapar. Bu ekip günde bir at arabasını yapar bitirirdi. Düşünün elektrik yok. Delikler kollu maktapla delinir. Volan var, onun hızıyla ocaklarda körük yanar. İlginçtir, bugün saat 10’da ne oluyor, dingil dövülüyor, diyelim, ertesi günü aynı saatte aynı iş yapılır. Tam bir Kaizen mantığı...

İsmail Yeşilova: Yıl 1957, Kozluören Köyü’nde inşaat yapıyoruz. Ahşap ustasıyım. Benim tek emelim Bursa’ya kendimi atmak. 1957’nin mayıs ayında Ramazan Bayramı. Arkadaşlara söylüyorum bana Bursa’da bir iş bulsanıza, diye. O arkadaş Bursa’da bir karoseri işyerinde çalışıyordu. Yeniyol’da rahmetli Rüştü Ayman diye bir arkadaş, karoserci. Yanına çırak olarak girdim. Köyde çerçeve yapıyordum, makine falan yok, elimle. Günde bir tane yapıyorum. 10 lira. Kapı yaparsam, doğrama kapı yapıyorum, malzemesini veriyorlar, onlar 15 lira. O da günde bir tane. Bütün emelim Bursa’ya gelmek. Geldim. Usta ile konuştuk. Hatta perşembe günüydü, konuştuk, o gün işbaşı yaptım. Cuma çalıştım, cumartesi günü tuttu dedi ki, 25 lira para vardı. Köyde de yevmiye 5 lira. “Sana 45 lira para verebilirim haftada oğlum, sen bilirsin.” dedi. Uzatmayalım, oğlumuz da (Ali İhsan) 1,5 yaşında. Neyse 2,5 yıl orada işçilik yaptım. Kayhan’da bir arkadaş vardı. Daracık yerde, 20 kuruş para bulurduk, giderdik. 15 kuruşa bir tabak kuru fasulye, 5 kuruşa da bir ekmek. 20 kuruşa karnımızı doyururduk. Sigorta yok, hiçbir şey yok. Sabah saat 7, akşam usta ne zaman giderse o zaman paydos. Saat yok. 8 olur, 10 olur, 11 olur... Usta gidecek, ondan sonra bırakacaksın işi. İmkanı mı var, o bırakmadan çıkmanın. Bir gün köye gittim. Ağaçtan geldiğim için işi kavrıyorum. Bir baba dostum vardı. Konuştuk falan. Kendim dükkan açmak istediğimi söyledim. Bana, “Müşterilerin sana iş getirelim, bırak ayrı dükkan aç diyorlar mı?” diye sordu. Yok öyle bir şey. “O zaman çalışmaya devam edeceksin. Açmayacaksın dükkanı. Araba yaptıranlar seni zorlayacaklar, dükkan aç senden alalım diye.” dedi. Neyse 6 ay geldi, başladı işler uç vermeye. Ama bizde sermaye yok. Bir tek odalı evde oturuyorum. Aylık kira 20 lira. 1959’da kırdık yardık, 18 bin lira ödünç para buldum. Bin lira istedim 2 bin lira verdiler. Onunla ahşap karoseri üzerine dükkan açtım. 1964 yılına kadar ahşaptan karoseri yaptım. Sonra alüminyum işine girdim. Sonra bugüne geldik. Tabi arada neler var, neler. Fırsat olursa anlatırım.

Bir hatıram daha var. Bizde atasözleri vardır. Köyde derler ki “Oğlun varsa el ekmeği tattırma, kızın varsa el yatağında yatırma.” Yani oğlunu başkasının yanında çalıştırma, kızın varsa yalnız bırakma. Tabi biz bunu düstur yaptık, geceyi gündüze kattık. Ali İhsan’ın annesi de çok büyük kahramanlıklar yaptı, bize çok büyük destekler verdi. İki çocuğumuz var.

En çok onlarla gururlanıyorum. İki işadamı yetiştirdim. Daha bir kez “Senin çocuğun şöyle yaptı, böyle yaptı.” diye şikayet gelmedi. Bunun için çok mutluyum. Ben de çok büyük babalık yapıyorum. Bir şey alırken kaça aldın diye sormam. Hepiniz büyüksünüz. Bir oğlan evladı alsın, satmasın. Satan adamla da arkadaşlık yapmayın. Birisi satıyorsa hep, hazır yemeye alışmıştır. Bir gün olur sana zarar verir. Alsın adam ama satmasın. Hayvan pisliği toplasın, yığsın, para eder...

Talat Diniz: Babamın duası, şu oldu, Bir gün bize “Oğlum ben at arabası yapıyorum, inşallah siz otomobil yaparsınız” dedi. Hakikaten tuttu. Bugün onu yapıyoruz. Böyle de bir ileri görüşü varmış rahmetlinin. Bir başka ileri görüşü de şuydu: Bize “Sakın oğlum devlet memuru olmayın” dedi. Onu söylediği dönemlerde devlet memurları şahane hayat yaşarlardı, esnaf sürünürdü. Bir polis bile 40 lira maaş alırdı. Bayağı güzel yaşardı. Babam at arabası yapıyordu, sonradan palazlandı ama ilk zamanlarda çok sıkıntı çekti. “İki ortak bir Birinci sigarasını paylaştığımız günler olurdu.” derdi babam. Esnaf bu kadar sıkıntıda iken babamın ne ileri görüşü varmış. Hasbelkader öğretmen oldum, ama kafamda hep serbest çalışmak vardı.

Çalışanı da var çalışmayanı da var. SKT olarak Türkiye’de ilk elektrik motorunu biz yaptık, 1959’larda. Gamgamlar falan sonradan çıktı. Niçin yaptık elektrik motorunu? Yağ keçesi yapıyoruz. Keçede sac var. Bir dekupe sacı bulmak meseleydi. Karaborsa, olmadık adamlara umulmadık paraları veriyorsun. Dolandırıcı mıdır, eşkiya mıdır nedir, bilmiyorsun. İlla da alacağız. Allah’tan dolandıran olmadı. Yaylık çelikte sıkıntı vardı. Rahmetli Kemal Hoca falan oturup dertleşiyoruz. Ya öyle bir şey yapalım ki, her şey yerli olsun dedik. Elektrik motoruna geldik. O günün şartlarında iki rulmandan başka her şeyi Türkiye’de bulmak mümkün. Türkiye’de bakır tel var. Bobinini yapıyorsun, iki rulmanı sağladığında elektrik motorunu yapabiliyorsun ve biz yaptık. Fabrikada da bir iki tane var numune olarak o günkü motorlardan. Madem söz elektrik motorundan açıldı 5 dakika daha dinleyeceksiniz.  Yerli malına olan güvensizliğin komik bir örneği. İki yıl garanti veriyoruz elektrik motorlarımıza. Adamın birisi omzunda getirdi motoru attı önümüze, “Çalışmıyor motorunuz.” dedi. Ya nasıl çalışmaz. Elektrik motoru o kadar karmaşık bir şey değil, ama o günlerde elektrik motoru, aaa kendi kendine dönüyor, hayret edilecek bir şey.. Çalışmıyor dedi kaldırdı attı. Bize elektrik konularında müşavirlik yapan İlyas Şengel var. İlyas geldi adamla beraber motoru da aldılar. Bir süre sonra döndüler. Hayrola İlyas, “Yok ya, motorun değil, adamın sigortası atmış. Sigorta atmış, elektrik gitmiş, vatandaş ona bakmıyor, ama motor çalışmıyor, yerli ya, demek ki motor bozuk, getirip atıyor önümüze.” Maalesef hala kısmen var bu yerli sanayiye karşı tutumlar.

Yorumlar (0)
14
parçalı az bulutlu