Japonya gezimizin ilk gününde rehberimiz Nuri, henüz daha koltuklarımıza oturmuştuk ki bize ilk uyarısını yaptı.
“Sevgili konuklar Japonya’ya hoş geldiniz. Umarım keyifli bir gezi geçirir, güzel anılar biriktirirsiniz. Sizden ricam yere sakın çöp atmayınız.”
Bu uyarıdan o kadar rahatsız oldum ki anlatamam. Bir şeyler anlatıyor ama benim aklım başımda değil. Kafam takıldı bir kere. İlk nefes aldığında dayanamayıp sözünü kestim.
“Nuri kardeşim, tamamı hekim ve iş insanlarından oluşan bir grubu yere çöp atmayın diye uyardığınıza göre bizde böyle bir potansiyel var diye düşünüyorsunuz. Sizi suçlamıyorum. Bu ne kadar acı ve düşündürücü bir şeydir, onu ifade etmek istedim,” dedim.
Rehberimiz tur programında bile yazılan bu uyarıyı yapmakta haklıydı.
Evet, bizde bu potansiyel vardı. Bu geziye geleceğimiz gün, kızıma kahvaltıya giderken, şehrin batısında, Özlüce’nin göbeğinde, bir avuç portakal kabuğunun arabanın camından atıldığına tanık olmuştum. Anım tazecikti.
Ülkemizden gelen gelir ve kültür seviyesi yüksek bu gruba yapılan uyarıyı hadi gelin terse çevirelim. Örneğin; Japonya’nın en fakir ve eğitimsiz insanlarından 20-30 kişilik bir grubu alıp Türkiye’ye getirelim. Türkçe bilen Japon rehber o gruba bu uyarıyı yapabilir mi? Dikkat edin, “Yapar mı?” diye sormadım. “Yapabilir mi?” diye sordum.
Çünkü bu uyarı “eğitimli bir insana” değil, bir insana sorulamaz, sorulmamalı.
Japon grup “bize bu uyarıyı yapacak ne yaptık” deyip topluca intihar bile edebilir.
Hepimiz insanız.
Bir milletin bir milletten, bir ırkın bir ırktan ne farkı olabilir?
Akıl ve zekâ farkı olamaz.
İnsanın mayası aynı. Aynı acıyı hisseder, aynı sevinçle güler, aynı korkuyla irkilir. Birinin doğuştan diğerinden üstün olması mümkün değil. Bu, bilimin de hayatın da kabul etmediği bir masaldır.
Peki fark nerede?
Fark, imbikte.
Evet, yanlış duymadınız…
İmbikten geçenle geçmeyen arasındaki farkta.
Kimi toplumlar yüzyıllar boyunca kendini süzer. Hatalarını görür, törpüler, yeniden yoğurur. Geleneklerini sorgular, yeniyi ekler, işe yarayanı korur, yaramayanı atar. Bir damıtma sürecinden geçer adeta. Sabır ister bu. Disiplin ister. En önemlisi de kendine karşı dürüstlük ister.
İşte o imbikten geçen toplumlarda; hukuk güçlenir, eğitim derinleşir, insan ilişkileri incelir, saygı ve ölçü hayatın doğal parçası hâline gelir.
Diğer tarafta ise imbikten geçmeyenler vardır. Hamdırlar. Tepkisel yaşarlar. Günü kurtarır, yarını düşünmezler. Eleştiriye kapalı, değişime mesafelidirler.
Gelenek diye sarıldıkları şey çoğu zaman sorgulanmamış alışkanlıklardan ibarettir. Çuvalla fikirleri vardır ama bilgileri yoktur.
Ve sonra şaşırırlar: “Onlar nasıl böyle oldu, biz neden böyleyiz?”
Cevap basit aslında.
Onlar kendilerini damıttı, biz kaynattık ama süzemedik.
Mesele ne ırk meselesi ne coğrafya ne de kader.
Mesele; kendini imbikten geçirebilme cesareti.
Çünkü medeniyet dediğimiz şey, üstüne eklenmiş taşlar kadar içinden geçilen eğitim filtresidir.
Buraya kadar anlattıklarımda iki farklı toplumun şu anki hâlinden bahsettim.
Bu iki kalıba Japonya ve ülkemizi koysanız hangisine hangisini koyarsınız?
“Nefret ederim abartılı güzellemeden. Japonya ile ilgili önce ve sonra yazdıklarım, bırakın abartmayı, size güzelleme gibi bile gelecekse siz de benden ve bu yazdıklarımdan rahatlıkla nefret edebilirsiniz. Benim için hiçbir sakıncası yok.”
19. yüzyılın ortasına kadar Japonya kapalı bir ülkeydi. Tokugawa Şogunluğu yönetiminde, dış dünyaya neredeyse tamamen kapalı, feodal bir düzenle yaşıyordu. Sonra ne oldu? 1853’te Amerikalı Komodor Perry siyah gemileriyle geldi. Kapıyı çalmadı, resmen zorladı. Japonlar şunu gördü:
“Biz böyle devam edersek eziliriz.”
İşte kırılma noktası buydu.
1868: Meiji Restorasyonu
Genç İmparator Meiji’nin etrafında toplanan reformcular şunu yaptı:
Şogunluğu kaldırdılar. Yani yüzlerce yıllık feodal askerî yönetimi bitirdiler. Ve dediler ki: “Devleti baştan kuruyoruz.”
Ne yaptılar? (Asıl mesele burada)
Bu iş lafta kalmadı. Çok sert, radikal adımlar attılar.
Feodal sistemi yıktılar: Samuray ayrıcalıkları kaldırıldı. Derebeylik sistemi bitti. Herkes devletin vatandaşı oldu.
Eğitim devrimi yaptılar: Zorunlu eğitim geldi. Batı bilimini aldılar. Okul sistemi kuruldu.
Orduyu modernleştirdiler: Samuray yerine modern, disiplinli, merkezi bir ordu kuruldu. Herkes askerlik yapmaya başladı.
Sanayileşmeye girdiler: Demiryolları, fabrikalar, tersaneler kuruldu. Devlet öncülük etti, sonra özel sektöre devretti.
Hukuk ve devlet yapısını yenilediler: Avrupa’dan, özellikle Almanya’dan hukuk sistemini örnek aldılar. 1889’da Anayasa yaptılar.
En kritik nokta: Kopyalamadılar, uyarladılar. Batı’yı körü körüne taklit etmediler. Kıyafeti, teknolojiyi, sistemi aldılar ama Japon ruhunu korudular.
Yani benim deyimimle: Kendi kültürlerini imbikten geçirerek modernleştiler.
Sonuç ne oldu?
30–40 yıl içinde feodal bir toplumdan sanayi devletine geçtiler. 1905’te Rusya’yı yendiler. Bu büyük bir olaydır. Dünyaya “biz de varız” dediler.
Japonya bu savaşı şansla kazanmadı. Meiji’de kendini imbikten geçirdi. Eğitimini, ordusunu, sanayisini düzeltti. Sonra sahaya çıktı. Rusya ise büyük ama hantaldı. Güç vardı, sistem yoktu. İlk kez bir Asya devleti Batılı güçlü bir orduyu yeniyordu. Tüm dünya şok olmuştu.
Japonya’nın farkı şuydu: Gerçekle yüzleşmekten kaçmadılar. “Biz geride kaldık” diyebildiler. Ve bunun bedelini ödemeye razı oldular.
Çünkü bu işler romantizmle olmaz. İmbikten geçmek can yakar.
Ve Japonya’da trafik soldan akar. Bu elbette Japonya’nın kendi modernleşme tercihinin sonucudur. Bu sistemin kökeni 19. yüzyılın sonlarına, yani yine Meiji Restorasyonu dönemine gider. Japonya o dönemde hızla modernleşirken özellikle demiryolu sistemini İngiliz mühendisler kurdu. İngiltere’de trenler soldan gittiği için Japonya’da da raylı sistem soldan işletilmeye başlandı. Ee, bir taşıtı soldan götürdün mü diğer taşıtları da soldan götürürsün.
Bizim muhafazakâr kesim yıllarca Japonya’yı örnek verdi durdu. Bir bakıma genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Batılılaşma hareketini taklitçi buluyor, bunu köklerimizden koparmak olarak yorumluyordu.
“Bak Japonya nasıl yaptı? Onlar geleneklerini korudular. Biz de öyle yapmalıydık.”
Hadi ver elini, gel yapalım dediğin zaman, bana televizyon gavur icadı dersen bu nasıl olacak ki?
O zaman Japon bir düğmeyle, el değmeden taharet alırken sen onun elle nasıl yapılacağını anlatır durursun.
Derdim Japonya gezisinde bu ülkeyi anlatmak ama yahu nasıl mukayese etmeyeyim? Bizdeki hoca geçinen bir tayfa nasıl ıkınılacağını anlatırken Japon mühendis, dışarıda bekleyene ses duyulmasın diye çekilen sahte sifonun önüne geçmek için sifon sesi çıkaran düğme ve ses sistemi koymuş. Kardeşim, sen daha ne diyorsun? Gürültü yok, patırtı yok, su israfı hiç yok.
Yazımın devamında içim sızlaya sızlaya yaptığım ilk turistik alışveriş tecrübemi anlatacağım sizlere.
Hoşça kalın değerli dostlarım. / Tokyo