GAP’IN G’Sİ

Bazı yolculuklar vardır; daha otobüse binmeden başlar.

Gezi grubunun adı değişip de GAP olunca, insanın aklına hemen birkaç isim düşüyor. Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır… Sonra birileri Nemrut diyor, birileri Göbekli Tepe. Bir başkası sıra gecesinden bahsediyor. Herkesin aklında başka bir fotoğraf, başka bir hayal…

Ama işin doğrusu şu ki; GAP denilen şey bir gezi değil, bir hafıza yolculuğu.

Bu memleketin en eski sayfalarını çevire çevire gidiyorsunuz.

Gaziantep’te başladık. Gastronomi başkenti diyorlar ya, vallahi abartmıyorlarmış. Adamlar yemeği sadece karın doyurmak için yapmıyor. Her tabağın içinde bir gelenek, her lokmanın içinde bir emek var. Baklavanın, kebabın, katmerin hakkını vermişler. Yalnız şunu söyleyeyim; bu şehirde diyet yapan insan ya çok iradelidir ya da şehirli değildir.

Bir de işin sokak tarafı var.

Sokaktaki ciğerciyi unutmayalım.

Dumanı uzaktan görünür. Közün kokusu burnunuza gelir. Lavaş arasındaki ciğer bazen en lüks sofraların önüne geçer. Bu şehirde yemek sadece lokantada yenmez; sokakta da yaşanır.

Gaziantep’ten sonra rotayı Adıyaman tarafına çevirdik.

Nemrut Dağı…

Bazı yerler vardır; insan oraya gitmez, çağrılır.

Zirveye çıkıp da o devasa taş başların karşısında durunca anlıyorsunuz bunu. İki bin yıldan fazla zamandır gökyüzüne bakan heykeller…

Kim bilir kaç imparator gördüler.

Kaç savaş, kaç göç, kaç medeniyet…

Güneşin doğuşunu izlerken insanın içine garip bir duygu çöküyor.

Bir kez daha anlıyorsunuz:

Biz gidiciyiz, taş kalıcı.

Nemrut’tan ayrılıp yola devam ederken bu kez karşımıza başka bir dev çıktı.

Atatürk Barajı…

Cumhuriyet tarihinin en büyük eserlerinden biri.

Fırat’ın önüne kurulmuş devasa bir mühendislik harikası.

Yukarıdan baktığınızda insan kendini biraz küçük hissediyor.

Bir tarafta milyonlarca yıldır akan nehir.

Öbür tarafta insan aklı.

GAP’ın sadece bir gezi rotası değil, aynı zamanda bir kalkınma hikâyesi olduğunu burada daha iyi anlıyorsunuz.

Şanlıurfa’ya vardığımızda ise zaman biraz yavaşlıyor.

Balıklıgöl’ün etrafında dolaşırken insanın sesi kendiliğinden kısılıyor. Sanki bağırmaya utanıyorsunuz.

Göbekli Tepe’ye çıktığınızda ise başka bir duygu çöküyor insanın içine.

Bundan on iki bin yıl önce yapılmış taşların önünde duruyorsunuz.

Tarih kitaplarında okuduğumuz medeniyet tarifleri bir anda eksik kalıyor.

İnsan ister istemez düşünüyor:

“Biz gerçekten ne kadar biliyoruz?”

Belki de insanlık tarihinin ilk cümleleri burada kuruldu.

Belki ilk dua, belki ilk korku, belki ilk umut? Kim bilir?

Urfa’dan sonra yolumuz Dicle kıyılarına düştü.

Hasankeyf…

Bazı şehirler yaşarken hüzünlüdür. Hasankeyf öyle bir yer. Binlerce yıllık mağaralar…

Köprüler, kaleler… Ve altında sessizce akan Dicle. Bugün eski şehrin büyük bölümü sular altında.

İnsan gezerken ister istemez düşünüyor: Bir şehir tamamen kaybolabilir mi? Kayboluyor işte. Ama hatırası kalıyor. Belki de medeniyet dediğimiz şey biraz da budur.

Su gelir taşı yutar ama hikâye kalır.

Sonra Mardin…

Mardin’i tarif etmek zordur.

Şehir değil de sanki sarı taştan yapılmış dev bir şiir gibi.

Sokaklarında yürürken bir köşeden ezan sesi gelir, diğer tarafta kilise çanı çalar.

Yüzyıllardır yan yana yaşamayı başarmış insanların sessiz hikâyesi dolaşır havada.

Mezopotamya Ovası’nı seyredersiniz.

Ufuk çizgisi öyle uzar gider ki, gözünüzün önünde sadece bir manzara değil, binlerce yıllık bir geçmiş açılır.

Mardin’i anlamak için biraz da Süryanileri tanımak gerekiyor.

Bu toprakların en eski halklarından biri onlar.

Yüzyıllardır burada yaşamışlar. Kiliseler yapmışlar. Manastırlar kurmuşlar. Dillerini ve inançlarını korumuşlar. Burada sık sık “Mor” kelimesini duyuyorsunuz. İlk duyduğumda ben de renk sanmıştım.

Meğer Süryanice’de “Aziz” anlamına geliyormuş. Yani Mor Gabriel dediğinizde Aziz Gabriel demiş oluyorsunuz.

Midyat yakınlarındaki Mor Gabriel Manastırı, dünyanın hâlâ faaliyet gösteren en eski Süryani Ortodoks manastırlarından biri.

Bir diğeri de Mardin’deki Mor Hananyo Manastırı. Daha çok bilinen adıyla Deyrulzafaran.

Yüzyıllar boyunca Süryani Patriklerine ev sahipliği yapmış.

Bu manastırların taşlarına dokununca insan sadece bir yapıya değil, binlerce yıllık bir hafızaya dokunduğunu hissediyor.

Sonra Midyat: Taş işçiliğinin başkenti gibi. Dar sokaklar, kemerli avlular. Telkâri ustalarının ince işçiliği, eski konaklar…

İnsan bazen kendini bir film platosunda sanıyor. Ama burası dekor değil. Yaşayan tarih.

Midyat’tan sonra yolumuz bu kez Dara’ya düştü.

Dara Antik Kenti…

Açık söyleyeyim, beni en çok şaşırtan yerlerden biri oldu. Çünkü memlekette yeterince anlatılmıyor. Oysa devasa sarnıçları, kaya mezarları ve yer altındaki yapıları görünce insan hayrete düşüyor.

Bir zamanlar Doğu Roma’nın en önemli sınır şehirlerinden biriymiş. Bugün sessiz. Ama taşların arasında dolaşırken geçmişin uğultusunu duyuyorsunuz. Kimi yerler kalabalığıyla etkiler. Dara ise sessizliğiyle.

Ve Diyarbakır…

Surların dibinde dolaşırken bu toprakların ne kadar çok şey gördüğünü düşünüyorsunuz.

Kaç savaş, kaç barış, kaç kavuşma, kaç ayrılık?

Hepsi geçmiş bu taşların önünden. Ama en çok da insanları kalıyor aklınızda.

Kahvesini paylaşanlar…

Yol tarif ederken sizi evine davet edenler…

Tanımadığı halde “Hoş geldiniz” diyenler…

Belki de GAP’ın asıl güzelliği burada.

Tarih bir yana, taş yapılar bir yana…

Müzeler, camiler, kiliseler bir yana…

İnsan sıcaklığı hepsinin önüne geçiyor.

Dönüş yolunda ayaklarımız ağrıyordu. Ayakkabılar vurmuştu. Otobüste herkes biraz yorgundu. Ama fark ettim ki topuklarımızdan çok yüreğimiz yorulmuş. Çünkü bu coğrafya insanın içine işliyor.

Öyle fotoğraf çekip geçilecek yerlerden değil. Burada taşın da dili var. Suyun da rüzgârın da. Ve insanın da.

Şimdi biri bana GAP’ın “G”si ne diye sorsa;

Güneydoğu derim elbette.

Ama biraz da gönül derim.

Biraz geçmiş derim.

Biraz da gitmeden anlaşılmayan gerçek insanlık hikâyesi derim.

Bu gezinin sonunda en çok aklında ne kaldı diye sorarsanız;

“BİZİ YANLIŞ ANLATIYORLAR” sözü derim.

Özellikle Diyarbakır’da bu söz benim adeta içime işledi.

Bursa’dan geldiğimizi kime söylediysem ilk söyledikleri buydu.

Hepsine şu cevabı verdim:

“Biz yanlış anlamıyoruz, merak etmeyin.”

İyi ki gitmişiz, iyi ki görmüşüz. Ve iyi ki bu toprakların üzerinde hâlâ yürüyebiliyoruz.

Çok şükür ki Süleyman Demirel’in dediği gibi, “GAP’ı gaptırmamışız” ve hâlâ bizim.

Bu yazı bu gezinin fragmanı olsun.

Nemrut’un gün doğumu ayrı bir yazı ister.

Göbekli Tepe ayrı bir yazı ister.

Hasankeyf’in hüznü ayrı bir yazı ister.

Mardin ayrı bir yazı ister.

Midyat ayrı bir yazı ister.

Dara ayrı bir yazı ister.

Ve Diyarbakır’ın insanları başlı başına bir yazı ister.

Bu duygu yoğunluğumdan en az on yazı daha çıkar.

Esen kalın değerli dostlarım.