İki (A) harfini yan yana yazdığımızda hayret nidası ortaya çıkar. Bu “Aa”yı ne kadar uzatırsak o kadar şaşkınlık ifadesi veririz yazımıza, söylemimize.
Çok şaşırınca “Ağzım açık kaldı” deriz ve o da A ile başlar.
Geldik GAP’ın A’sına…
Yıllarca ticari seyahatler yaptım Güneydoğu Anadolu ve birçok bölgemize. Kaçmaktan kovalamaya fırsat bulamadığım o canhıraş mücadelede hızla giden bir trenin içinde gibiymişim meğer. Çok şeyi ıskalamışım. Bu çok normaldir. Mal alıp satıyorsun, bir an önce ailenin, işinin başına dönmek istiyorsun.
Artık geldiğim şu olgunluk çağımda, sayısız ülke görmüş, gezmiş biri olarak GAP Bölgesi’ne turist olarak gelince kendi ülkemde yabancı hissettim kendimi. Sanki başka bir ülkeye gelmiş gibi oldum. Ağzım bir karış açık kaldı.
Ne güzel vatanımız var. Ne kadar zenginiz dedim yine kendime. İnsanımız ne güzel.
Antep’e indiğimde sevgili okul arkadaşım Ömer Atalay’a sesli bir mesaj attım. “Geldiğimi bil, bana kırılma. Turla geldik. Paylaşım görür ve sonra bana kızarsın.” dedim. “Neredesiniz?” sorusuna aldığı yanıtla kahvaltı yaptığımız lokantaya uçtu geldi. Orada da, Zeugma Mozaik Müzesi’nde de, serbest zamanda da bizi yalnız bırakmadı.
Caddede yürürken elinde pide bohçası olan bir kadını durdurdu. Önce tanıyor sandım, tanımıyormuş. Rica etti ve o yabancı kadın bize pide ikram etti. Hayatımda yediğim en güzel pideydi desem abartmış olmam. Güney insanının yüreği gibi sıcacıktı.
Ömer’in bizi kıstırdığı o lokantaya geri döneyim. Antep’te başlangıç olarak yenilen Beyran, aslında başlı başına bir yemek. Etli ve acılı bir çorba olan Beyran, Antep’te en çok sabahları tüketiliyor. Biz de tükettik ve bayıldık. Çorbanın bakır tabağı harlı ateşe tutulup öylece geliyor önünüze. Sıkıysa tabağı tutun. Sıcak pide ve Beyran doyumsuzdu.
Gelelim kendimi tutamadığım, gözyaşımı gizlemeye çalıştığım o müzenin önüne.
Rehberimiz Sabiha henüz müzeye girmeden iki işgal hikâyesi anlattı. Kimini az çok hatırladığımız, kimi unuttuğumuz hikâyelerdi. İlkokul birinci sınıftan itibaren öğretmenlerimiz bize anlatırdı; biz bu hikâyelerle büyüdük. Millî şuurumuz böyle oluştu.
Gaziantep de Millî Mücadele’nin sembol isimlerinden biridir ve bugün şehrin en büyük ilçelerinden biri onun adını taşır: Şehitkamil.
Olay 1919 yılında Fransız işgali sırasında yaşanır. Fransız askerleri ve onlarla birlikte hareket eden bazı Ermeni lejyonerler, bir Türk kadınının örtüsünü açmaya kalkışırlar. Kadının oğlu olan 12 yaşındaki Mehmet Kâmil, annesine yapılan bu davranışa karşı çıkar. Askerlere tepki gösterir ve annesini korumaya çalışır.
Bunun üzerine askerler tarafından süngülenerek öldürülür.
Mehmet Kamil’in şehit edilmesi Gaziantep halkı üzerinde büyük bir infial yaratır. Zaten işgale karşı büyüyen öfke, bu olaydan sonra daha da artar. Birçok tarihçi ve Gaziantepli tarafından, Antep direnişini ateşleyen ilk kıvılcımlardan biri olarak kabul edilir.
Kısaca anlatmak gerekirse:
Fransız işgali sırasında bir annenin örtüsüne uzanan el, karşısında 12 yaşındaki Mehmet Kamil’i buldu. Küçücük yaşına rağmen annesinin namusuna sahip çıktı. Süngüler karşısında geri adım atmadı ve şehit edildi. Onun ölümü yalnızca bir çocuğun ölümü değildi; Antep halkının işgale karşı ayağa kalkmasının sembollerinden biri oldu. Bugün Gaziantep’te Şehitkamil adıyla yaşatılan hatıra, bir çocuğun annesine sahip çıkarken gösterdiği cesaretin ve bir şehrin direnişe dönüşen onurunun hikâyesidir.
Fransızlar büyük bir kan parası verip bu olayı kapatmak isteseler de şehit anası bunu kabul etmemiş, “Oğlumun kanının fiyatı yok.” demiştir.
Bunu dinle ve gel de ağlama.
Azap Osman, Antep Savunması’nın halk arasında en çok anlatılan fedakârlık kahramanlarından biridir.
Asıl adı Osman olan bu Antepli, savaş sırasında büyük bir yoksulluk içinde yaşamasına rağmen direnişe destek vermekten vazgeçmez. Halk arasında anlatılan rivayete göre, Antep’in silaha ve cephaneye en çok ihtiyaç duyduğu günlerde para bulabilmek için elindeki her şeyi satar. Yetmeyince, çok sevdiği kızını varlıklı bir aileye evlatlık vererek aldığı parayı direnişe bağışlar ve silah alınmasına katkıda bulunur.
Bu yüzden halk ona “Azap Osman” adını verir. Çünkü ömrünün en büyük azabını yaşayarak vatan savunmasına katkı sağlamıştır.
Tarihçiler, bu hikâyenin bazı ayrıntılarının sözlü kültür içinde efsaneleşmiş olabileceğini belirtirler. Ancak Gaziantep’te Azap Osman adı, bir insanın vatanı için neleri göze alabileceğinin sembolü olarak yaşatılır.
Antep Savunması’nın ruhunu anlatan isimlerden biridir. Şahin Bey nasıl cephedeki cesaretin sembolüyse, Azap Osman da fedakârlığın sembolüdür.
Kısaca;
Silahın parayla, paranın da fedakârlıkla bulunduğu günlerde Azap Osman, en değerli varlığından vazgeçmeyi göze aldı. Kendi yüreğine ateş düşürdü ama vatan savunmasına omuz verdi. Bu yüzden Gaziantep’in hafızasında yalnız bir insan olarak değil, fedakârlığın adı olarak kaldı.
Gaziantep Kurtuluş Müzesi’nde onun hikâyesini anlatan bölümler, Antep direnişinin yalnızca silahla değil; gözyaşı, yokluk ve büyük fedakârlıklarla kazanıldığını hatırlatır.
Kurtuluş sonrası durumu bilen Antep halkı para toplayıp kızı geri almış, babasına teslim etmiştir.
Sabiha’nın konuşması bittikten sonra çıktım gittim, gruptan uzaklaştım. Bir köşede sessizce ağladım. Gel de ağlama, gel de gözyaşlarını gizle.
Gaziantep Kurtuluş Müzesi’ni tarifsiz keder ve büyük bir gururla gezdim. Hele o panoramik canlandırma bölümünde ise resmen Kurtuluş Savaşı’nın içinde, milis kuvvetleri arasında buldum kendimi.
Ruhunuz şad olsun. Şehit Kâmil, canım atam. On iki yaşında kalmış yüce ruh… Azap Osman, sen ve senin gibiler. Minnettarız…
GAP’ın A’sı Antep’tir…
Bir sonraki yazım GAP’ın P’sinde görüşmek üzere, esen kalın sevgili okurlarım.