Ben Mardin’e de, Midyat’a da kıyamam.
Hasankeyf’i nasıl atlarım?
Hadi onlar da GAP’ın bonusu olsun.
Mardin, Mezopotamya Ovası’na karşı kurulmuş taş bir seyir terası gibidir. Sarı kalker taşından yapılmış evleri, dar sokakları, abbaraları, kemerli geçitleri ve yüzyılların biriktirdiği kültürüyle insanı ilk adımda içine çeker. Güneş batarken taşların aldığı renk ise tarifle anlatılmaz. Bir şehir düşünün; caminin ezanı ile kilisenin çanı aynı gökyüzüne yükselsin. Mardin biraz da budur.
Midyat ise Mardin’in daha sakin, daha gizemli kardeşi gibidir. Süryani kültürünün en önemli merkezlerinden biridir. Mor Gabriel ve Deyrulzafaran Manastırları bin yılı aşan geçmişleriyle hâlâ ayaktadır. Süryanicede “Mor” kelimesi “Aziz” anlamına gelir. Bu topraklarda inanç, tarih ve taş iç içe geçmiştir.
Midyat’ın taş konakları, avluları ve sokakları o kadar etkileyicidir ki yıllardır televizyon dizilerinin ve sinema filmlerinin doğal platosu olmuştur. Sıla’dan Hercai’ye kadar pek çok yapımın unutulmaz sahneleri burada çekildi. Kamera seviyor bu şehri. Çünkü Midyat zaten başlı başına bir film seti gibi duruyor.
Mardin de farklı değil. Sayısız diziye, belgesele ve filme ev sahipliği yaptı. Yapımcılar stüdyo kurmaya gerek duymuyor. Şehir zaten hazır plato. Bir tarafta camiler, bir tarafta kiliseler, birkaç adım ötede manastırlar. Taşın, inancın ve tarihin yan yana yürüdüğü ender şehirlerden biri.
Ve Hasankeyf…
Adını duyunca bile insan içinden bir ah çekiyor.
Dicle Nehri kıyısında yaklaşık on iki bin yıllık geçmişiyle insanlık tarihinin en önemli yerleşimlerinden biri. Mağaraları, kalesi, köprüsü ve nehre bakan yamaçlarıyla binlerce yıl boyunca nice medeniyete ev sahipliği yaptı. Bugün bir bölümü sular altında kalmış olsa da Hasankeyf hâlâ bütün heybetiyle ayakta duruyor.
Ama Hasankeyf’i sadece taşlardan ve tarihten ibaret sanmayın.
Orada hâlâ mağarada yaşayan bir çoban var.
Turistlerin merakla ziyaret ettiği, yıllardır kayalara oyulmuş mağarasını terk etmeyen o yalnız adam…
Elektriği, konforu, modern hayatı elinin tersiyle itmiş. Binlerce yıllık mağaralarda yaşamış insanların son temsilcisi gibi duruyor. Hasankeyf’in geçmişi kitaplarda değil, biraz da onun yüzündeki çizgilerde saklı.
Sonra tekneye biniyorsunuz.
Dicle’nin üzerinde ağır ağır süzülen teknelerle eski Hasankeyf’e doğru yol alıyorsunuz.
Bir yanda suların altına çekilmiş eski yerleşimin hüznü, diğer yanda dimdik duran kayalıklar…
Kaptan anlatıyor, siz dinliyorsunuz.
Ama bir süre sonra anlatılanları duymamaya başlıyorsunuz.
Çünkü manzara konuşuyor.
Dicle konuşuyor.
Tarih konuşuyor.
Bir tarafınız geziyor, diğer tarafınız düşünüyor.
İnsan bazen kaybettiklerinin değerini, onları kaybettikten sonra anlıyor.
Hasankeyf biraz da bunun adı.
Sular yükselmiş olabilir.
Taşlar taşınmış olabilir.
Ama hafıza taşınmıyor.
O mağarada yaşayan çoban da, Dicle’de süzülen tekneler de, kayalara tutunmuş o kadim şehir de insana aynı şeyi fısıldıyor:
Medeniyet dediğimiz şey bazen bir sarayda değil, bazen bir mağarada saklıdır.
Ben Mardin’e de kıyamam, Midyat’a da.
Ama itiraf edeyim…
En uzun süre aklımda kalan, Dicle’nin kıyısında sessizce duran o mahzun Hasankeyf oldu.
Gap bitecek gibi değil.
GAP’IN 1 N’Sİ NEMRUT ise
GAP’IN DİĞER G’Sİ GÖBEKLİ TEPEDİR.
Önce Nemrut Dağı’nda ve sonra Göbekli Tepe’de buluşalım mı?
Esen kalın sevgili okurlarım.