GAP’IN 1 N’Sİ NEMRUT’SA GAP’IN DİĞER G’Sİ GÖBEKLİTEPE’DİR

Bir yandan yazıyor, bir yandan yeniden yaşıyorum Güneydoğu’yu.

İçimde, sırtını kadim bir taşa dayayıp bağdaş kurmuş, on beş yaşındaki o Mardinli Süryani oğlan çocuğu Emir Sınavu’nun, kırık gitarı ve yanık sesiyle söylediği türkü çalıyor:

İflah etmez hiç kimseyi

İki sevenin vebalı vay vay vay vay vay

Verin benim sevdiğimi

Sizin olsun dünya malı vay

Verin benim sevdiğimi

Sizin olsun dünya malı vay

Bağırıyom duymuyorlar

Çağırıyom duymuyorlar vay

Bağırıyom duymuyorlar

Çağırıyom duymuyorlar vay

Bu türkü kime ait diye merak etmem mi? Bu türkü Mardinli Süryani gencinin yanık sesiyle içime işlemiş bir kere. Çektiğim videoyu en az elli kere izlemişim, sayfalarımda paylaşmışım.

Nasıl olur da bu türküyü yakanı araştırıp bulmam?

“Engin Nurşani, 9 Ocak 1984’te Krefeld şehrinde, Türkiye’den Batı Almanya’ya göçmüş Türk ozan Âşık Ali Ayhan Nurşani ve Alman Angelika Ayhan’ın iki çocuğunun küçüğü olarak dünyaya geldi. Küçük yaşlarından beri babasından müzik eğitimi aldı ve yanında konserlerine katıldı. Nurşani, babası gibi halk ozanı olmak istedi ancak babası bu kararına karşı çıktı.

2003 yılının Temmuz ayında Nurşani, babasından habersiz olarak ilk albümünü çıkarmak için İstanbul’a geldi ve profesyonel müzik kariyerine başladı. Babası daha sonra ona destek oldu. Âşık Ali Nurşani bir röportajında, karşı çıkma sebebinin müzik dünyasında gördüğü vefasızlığın oğlunun da başına gelmesini istememesi olduğunu söylemişti.”

İşte yine bir baba-oğul anlaşmazlığı.

Yine kuşak çatışması…

Neşet Ertaş usta ve babasının hikâyesindeki gibi bir anlaşılamama hali…

Yine GAP’ın ortalarına doğru döneyim ve size Nemrut’u ve Göbeklitepe’yi anlatayım.

Biri insanın tanrılara ulaşma arzusunun, diğeri ise insanlığın yeryüzündeki ilk izlerinin sembolü gibi duruyor karşımızda.

Nemrut Dağı’na çıktığınızda önce yol yoruyor insanı. Sonra bir viraj dönülüyor ve bütün yorgunluk unutuluyor. Zirvede sizi karşılayan o dev taş kafalar, iki bin yıldan fazla zamandır gökyüzüne bakıyor.

Kommagene Kralı I. Antiochos, kendisine ölümsüzlük aramış. Tanrılarla yan yana oturmak istemiş. Bunun için de dünyanın en etkileyici anıt mezarlarından birini yaptırmış. Zeus’un, Apollon’un, Herakles’in dev heykelleri bugün başları gövdelerinden ayrılmış halde duruyor. Ama hâlâ heybetliler.

Güneş doğarken de, batarken de taşların rengi değişiyor. Kızıllık dağın üzerine çöküyor. İnsan ister istemez sessizleşiyor. Bazı manzaralar karşısında konuşmak ayıp gibi geliyor.

Nemrut işte öyle bir yer.

Sonra yol Şanlıurfa’ya dönüyor.

Ve karşınıza bütün tarih kitaplarını yeniden yazdıran bir tepe çıkıyor.

Göbeklitepe…

Bugün bilinen haliyle yaklaşık on iki bin yıllık.

Piramitlerden binlerce yıl daha eski.

Stonehenge’den binlerce yıl daha eski.

İnsanlık tarihi boyunca önce köylerin kurulduğu, sonra tapınakların yapıldığı düşünülüyordu. Göbeklitepe bu bilgiyi altüst etti. Meğer insanlar önce kutsal kabul ettikleri bir merkez etrafında toplanmış, sonra yerleşik hayata geçmiş.

T biçimindeki dev sütunların üzerindeki yılanlar, tilkiler, akbabalar ve yabani hayvan figürleri hâlâ gizemini koruyor.

Bir arkeolog başka bir şey söylüyor.

Bir cübbeli çıkıp “Olur mu yahu?” deyip karbon testine kafa tutuyor.

Bir tarihçi başka bir kapı açıyor.

Ama hiç kimse son sözü söyleyemiyor.

Çünkü Göbeklitepe hâlâ sırlarını saklıyor.

Belki de GAP’ın en büyük zenginliği burada yatıyor.

Bir yanında on iki bin yıl öncesinden gelen taşlar…

Bir yanında iki bin yıl öncesinden kalan taş kafalar…

Aralarında ise Mezopotamya’nın bereketli toprakları.

Ve işin güzeli şu ki, bu iki büyük miras birbirinden çok uzak da değil.

Biri Adıyaman’ın zirvesinde gökyüzüne bakıyor.

Diğeri Şanlıurfa ovasında toprağın altından insanlığa göz kırpıyor.

Biri kralların ölümsüzlük hayalini anlatıyor.

Diğeri insanlığın ilk inanç arayışını.

Biri göğe bakıyor.

Diğeri toprağın derinliklerinden konuşuyor.

İnsan geziye çıkıyorum sanıyor.

Oysa zamanın içinde yolculuk ediyor.

GAP’ın 1 N’si varsa o Nemrut’sa,

GAP’ın diğer G’si de Göbeklitepe’dir.

Ve bu ikisini görmeden ölmek mi?

Bence eksik kalır dostlar.

İmkânınız varsa gidin görün.

Yoksa açın videolarını, fotoğraflarını seyredin.

Hiç yoktan iyidir.

Ama bilin ki ekranlardan görünen, orada hissedilenin ancak gölgesidir.

Yeni rotalarda görüşmek üzere hoşça kalın.