DÜNYA KUPASI

24 yıl sonra, yeniden katılmayı başardığımız, futbol dünyasının nirvanası sayılan Dünya Kupası organizasyonundan üzüntü verici bir şekilde elendik. Dahası rahatça yenebileceğimizi düşündüren iki takıma, beklenmedik şekilde yenildik ve Haiti’den sonra 2026 Dünya Kupasından elenen ikinci takım olduk. Aslında biz uluslararası konularda, pek çok değişik alanda son sıralarda olmaya alıştırılmaya çalışılan bir milletiz. Mesela eğitimde, mesela enflasyon oranlarında. Liste uzun. Ancak futbolda bu kez beklentimiz daha iyi idi. Çünkü çocuklarımız çok büyük takımlarda yer bulmuş, kaliteli sporculardı. Öyle ki, yalnızca bir. futbolcumuzun değeri, yenilerek elendikleri Paraguay takımın toplam değerinden fazla idi. Ama derler ya. Top yuvarlaktır, futbol kollektif bir oyundur. Demek bazen olmuyor.

Dünya kupasına katılmak bir kıvanç vesilesi olması yanında, başta ekonomi ve adalet olmak üzere ülkemizde yaşanan onlarca gerçek sorunu sıkıntıyı, umutsuzluğu kısa, süreliğine de olsa unutturan, insanımızı yeniden hayata bağlayan, belki de bu zor günlerimizde hak etmediğimiz değerli bir sevinç kaynağı idi. Bu kadar erken kaybedilmesine ilk tepki doğal olarak öfke oldu. Bu anlaşılabilir ancak, yorumcu sıfatlı bazılarından haddini aşan ifadelerde geldi. Üslup da alabildiğine pervasız. Bir de villa hesabı sordular. Federasyon başkanının Milâs’ta yıllardır ÇED raporu alamayan projesi gündeme geldi. Bu özel konu ile alakası ne diyeceğim ama meğer başkan orada yapacağını söylediği 4 bin villadan birer tane futbolculara veririz demiş.

Derken kupaya kaç uçakla gidildi sorgulaması çıktı ortaya. Baktım bu sefer 2024 Avrupa Kupası’nda olduğu gibi 600 kişi misafir götürülmemiş. Futbolcular, teknik ekip, aileleri, yakınları için 250 bilet, sponsorlar ve kurumsal sponsorlar içinde 250 bilet ayrılmış. Bunun haricinde gelenlerin kendi parası ile geldiği ifade edilmiş.

Gündem böyle. Eğitim kalitesi düşerken, yaşam şartları giderek zorlaşan ülkemizde ne konuşacaktık yani. Bir futbol bir de mutlak butlan başkan ve onun, her gün görevden alarak ülkeyi ve cumhuriyeti kurmuş partiyi arıtma çalışmaları.

Siyasetçinin gündeminde olmayan, halkın gündeminde olması da istenmeyen, Türk İş’in açıklamasına göre 4 kişilik bir ailenin aylık açlık sınırı 35.174 TL, yokluk sınırı ise 114.576 TL. Diğer taraftan en düşük emekli aylığı 20 bin, asgari ücret 28.075 TL. Çarşı Pazar ise el yakıyor. Türkiye'de toplanan vergilerin yaklaşık yüzde 65 ila yüzde 70'i harcama ve tüketim üzerinden alınan KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerden oluşuyor. Yani vergilerin büyük bölümü düşük gelirli vatandaşlar tarafından ödenmekte. Bütçenin yüzde 20’si faizlere, yüzde 26’sı ise kamu maaşlarına ödeniyor. Toplam borç stoğu 520 milyar dolar ve bu borcun 167 milyar doları kısa vadeli. Yıldan yıla giderek ağırlaşan bu tablo gerçek sorunlarımızın ne olduğunu açıkça sergiliyor. Toplum bir taraftan borç içinde yüzüp yaşama savaşı verirken, diğer taraftan demokrasiyi çürüten anlamsız, umutları sömüren iktidar kavgaları içinde tutunmaya bu arada da ülkesinin itibarı adına spor takımlarını desteklemeye çalışıyor.

Geçen haftaki yazımda “Dünyanın en mutlu ve müreffeh yaşayan toplumları hangileri diye bakıldığında, en belirleyici özelliklerinin eğitim konusundaki başarıları olduğu gözlemlenmektedir. Bu bir tesadüf olamaz” demiştim. Bu ülkeler demokrasiyi benimsemiş, eğitimli bir toplumun değerini ve önce eğiticinin önemini kavramış ülkeler. Yolumuz uzun, engebeli, zor. Yeter ki başlama noktası ile rehberler doğru olsun.