DERELER AKIYOR, YALANLAR ORTAYA ÇIKIYOR

Çocukluğumdaki bütün dereler şırıl şırıl akardı.

Hem de nasıl akardı…

Yazın ortasında bile kurumazdı.

Biz derenin sesine büyüdük. Şimdiki çocuklar klima uğultusuna büyüyor.

Ceviz ağacının dibindeki o Sütlüce suyunu asla unutamam.

İncecik değildi öyle…

Gövdeli akardı. Kararlı akardı.

Bir karakteri vardı suyun.

Yaz biterdi, ağustos geçerdi, eylül yorulurdu…

O su hâlâ akardı.

Biz suların şarıldadığı yılların çocuklarıyız.

Sonra ne oldu?

Bir gün televizyonlar çıktı karşımıza.

“İklim krizi…”

Bir başkası çıktı:

“Küresel felaket…”

Öbürü çıktı:

“Dünya yanıyor…”

Paneller…

Sempozyumlar…

Uluslararası zirveler…

Karbon ayak izi…

İnek gazı…

Plastik pipetler…

Derken insanlık, gökyüzüne bakmayı bırakıp ekrana bakmaya başladı.

Yıllardır aynı cümleyi dinliyoruz:

“Kuraklık geliyor…”

“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…”

“Dünya geri dönüşü olmayan bir noktaya girdi…”

İyi de kardeşim…

Biz geldik 2026’ya.

Bu baharı elli yıl önceki çocukluğum gibi yaşıyorum.

Yine,

Yağmurlar yağıyor.

Dereler akıyor.

Toprak kokuyor.

Otlar diz boyu olmuş.

Ağaçlar kendine gelmiş.

Mayıs, bildiğin eski mayıs.

Şimdi insan ister istemez düşünüyor:

Bu dünya milyarlarca yıllık yaşlı bir küre değil mi?

Buzul çağları görmüş…

Volkanlar patlatmış…

Kıtalar ayırmış…

Meteorlara kafa atmış bir gezegen…

Nasıl oluyor da son yirmi yılda birdenbire “krize” giriyor?

Bakın, çok ağır konuşacağım.

İnsan bazen öyle bir noktaya geliyor ki, neredeyse dünyanın düz olduğuna inandırılan insanlar gibi hissediyor kendini.

Çünkü bu kadar büyük bir bilgi çağında, bu kadar organize korku pompalanması normal görünmüyor artık.

Şimdi hemen saldıracaklar:

“Bilim düşmanı!”

“Komplo teorisyeni!”

Hayır efendim.

Ben gözlemimi anlatıyorum.

Geçen seneyle bu senenin farkı ne?

Bir yılda ne değişti?

İklim mi düzeldi?

Dünya güneşe küstü de sonra barıştı mı?

Yörüngesinden çıkıp geri mi oturdu?

Ne oldu da kuruyan dereler yeniden akmaya başladı?

Şimdi gelelim işin başka tarafına…

Düne kadar “komplo teorisi” denen bazı meseleler bugün daha yüksek sesle konuşuluyor.

Bulut dağıtma teknolojileri…

Yağmur sistemlerine müdahaleler…

Atmosfer mühendisliği iddiaları…

İran’ın Katar’daki sözde “bulut tesisi” meselesi konuşulunca insanlar bir durdu.

Bir düşündü.

Çünkü insan şunu hissediyor artık:

Bu dünyada bazı şeyler bize anlatıldığı kadar basit değil.

Bakın…

Eğer gerçekten ülkelerin yağmuruna müdahale ediliyorsa…

Eğer insanlar kuraklığa mahkûm ediliyorsa…

Eğer çiftçi toprağından koparılarak küresel şirketlerin tohumuna, ilacına, gıdasına mecbur bırakılıyorsa…

Bu savaş değildir.

Bu daha korkunç bir şeydir.

Bu, doğaya karşı açılmış organize bir savaştır.

Bu;

toprağın hafızasını silmektir…

ırmakların sesini kısmaktır…

kuşların göçünü bozmak…

arıyı şaşırtmak…

mevsimin ayarını kurcalamaktır.

Ve adına teknoloji demek, vahşeti modern ambalaja sarmaktan başka bir şey değildir.

Çok açık söylüyorum:

Yağmuru engelleyen…

Bulutu dağıtan…

Toprağı kurutan…

İnsanı üretimden koparan kim varsa…

İnsanlık düşmanıdır.

Gezegen düşmanıdır.

Çünkü mesele sadece para değil artık.

Mesele hükmetmek.

Mesele bağımlı insan üretmek.

Tohumunu senden alacak…

İlacını senden alacak…

Suyunu senden alacak…

Gıdasını senden alacak…

Sonra adına “sürdürülebilir gelecek” diyecekler.

Hadi oradan…

Siz bu dünyanın canlısı değil misiniz?

Siz başka bir gezegenden mi geldiniz?

Bu dünyayı yakıp yıkıp sonra çekip gidecek misiniz?

Eğer öyleyse bravo…

Düşmanımızsınız.

Ama bu dünyada yaşayıp sadece para için doğayı yok ediyorsanız, kusura bakmayın, bu zekâ değil.

Bu; hırsın aptallığıdır.

Çünkü insan tabiatı öldürürse, sonunda kendi nefesini de öldürür.

Ve unutmayın…

Kuruyan sadece dereler değildir.

Kuruyan insanlığın vicdanıdır.