07 Nisan’da yayımlanan “Tarih tekerrürden mi ibaret?” başlıklı yazımızı şu cümlelerle sonlandırmıştık:
“Peki, ortada ABD sonrası boşluğu dolduracak bir hegemonik güç mevcut mu? Çin’in hegemon güç olabilmesinin önünde ne tür engeller var? Dilerseniz bu soruların cevapları başka bir yazımızın konusu olsun.”
İşte bugün, 07 Nisan’da bahis ettiğimiz konuyu ele alacağız.
Çin; devasa topraklara ve dünyanın en kalabalık nüfuslarından birine sahip büyük bir devlet. Uzun yıllar boyunca ucuz iş gücüyle ürettiği düşük kaliteli ürünlerle dünyaya mal satmaya çalıştı. Bir dönem “Çin malı” ifadesi kalite eksikliğinin simgesiydi. Ancak zamanla kitlesel üretimde önemli bir pay sahibi oldu ve bugün dünya ticaretinin en güçlü aktörlerinden biri hâline geldi. Yakın geçmişte ABD’ye gönderdiği öğrenciler sayesinde önemli ölçüde teknoloji transferi gerçekleştirdi.
Gayrisafi millî hasıla rakamlarına bakıldığında Çin, ABD’nin hemen arkasında yer alıyor. Uzmanlar, yakın gelecekte Çin’in ABD’yi yakalayıp geçebileceğini ifade ediyor. İlk bakışta, dünya üretiminde böylesine büyük pay sahibi olan ve ekonomisi uzun yıllar yüksek büyüme oranları yakalayan bir devletin hegemon güç olması kaçınılmazmış gibi düşünülebilir.
Peki gerçekten öyle mi?
Çin’in hegemon güç olmasının önündeki engeller nelerdir?
Demografik kriz ve iş gücü kaybı
Çin, tarihin en hızlı yaşlanan toplumlarından biri hâline gelmiştir. Çin nüfusunun 2050 yılına kadar yaklaşık %12 oranında azalması beklenirken, ABD nüfusunun %9 oranında artacağı öngörülmektedir. 15-64 yaş arasındaki çalışma çağındaki nüfus ise 2010 yılında zirve yapmış ve o tarihten bu yana gerilemeye başlamıştır. Bu durum, Çin’in “orta gelir tuzağına” düşme riskini artırmaktadır.
Gayrimenkul krizi ve ekonomik yavaşlama
Çin ekonomisinin motoru olan gayrimenkul sektörü ciddi bir borç ve talep kriziyle karşı karşıyadır. Yeni konut talebinin, 2017’deki 20 milyon ünitelik zirveden yıllık 5 milyon ünitenin altına düşmesi beklenmektedir. Toplam kredi hacmi 2024 itibarıyla GSYİH’nin %287’sine ulaşmıştır. Satılamayan veya tamamlanamayan konutların değerinin yaklaşık 4,1 trilyon dolar olduğu ifade edilmektedir.
Küresel askerî güç olamama
Çin, bölgesel bir güçten küresel bir hegemona dönüşmek için gerekli askerî yayılım kapasitesine henüz sahip değildir. Çin ordusunun önceliği hâlen Tayvan ve Güney Çin Denizi gibi yakın bölgelerdir. Ortadoğu gibi kriz bölgelerinde ekonomik çıkarlarına rağmen askerî müdahaleden kaçınması —örneğin İran-ABD/İsrail gerilimlerinde daha geri planda kalması— küresel bir güvenlik garantörü olma konusunda isteksiz veya yetersiz olduğunu göstermektedir.
Yumuşak güç ve ideolojik yetersizlik
Hegemonya yalnızca askerî ve ekonomik üstünlükle sağlanmaz; aynı zamanda kültürel çekim gücü ve kural koyucu bir etki de gerektirir. Analistler, Çin’in ABD’nin sahip olduğu ölçekte bir “yumuşak güce” ve evrensel bir ideolojik çekim merkezine sahip olmadığını ifade etmektedir. Ayrıca Hindistan, Japonya ve Vietnam gibi komşu ülkeler Çin’in liderliğini kabul etmek yerine ona karşı denge politikaları geliştirmektedir.
Mevcut küresel sistemin kurumları — IMF, Dünya Bankası ve WTO gibi yapılar — büyük ölçüde ABD normları üzerine inşa edilmiştir. Bu kurumların kısa vadede Çin merkezli alternatiflerle değiştirilmesi kolay görünmemektedir.
Jeopolitik kuşatılmışlık
ABD, geniş müttefik ağı sayesinde küresel ölçekte etkisini sürdürebilmektedir. Çin ise etrafı kendisine şüpheyle yaklaşan veya rakip konumda bulunan güçlü devletlerle çevrilidir: Hindistan, Japonya, Güney Kore ve Vietnam bunlardan bazılarıdır.
Ancak tüm bunların yanında belki de en önemli nokta şudur:
Çeşitliliği kabul etmemesi
Çin daha çok içe kapalı bir toplum yapısına sahiptir. Gelenekler ve yaşam biçimi toplumsal düzeni güçlü şekilde şekillendirmektedir. Oysa hegemon güçler, dünyanın farklı bölgelerinden gelen yetenekli insanları aynı sistem içerisinde bir araya getirebilme kapasitesine sahiptir. Farklı etnik ve kültürel yapılara sahip insanlar Çin’de ne ölçüde kendilerine yer bulabilir? Bu soru, Çin’in küresel liderlik kapasitesi açısından önemli bir tartışma konusudur.
Sonuç olarak Çin’in üretim kapasitesi ve ekonomik gücü devasa boyutlara ulaşmış olsa da; yukarıda bahis ettiğimiz hususlar dikkate alındığında, Çin’i mutlak bir “hegemon güçten” ziyade çok kutuplu dünyanın en güçlü aktörlerinden biri olarak değerlendirmek bugün için daha gerçekçi görünmektedir.