AŞK HIRSIZI ZORBA

Maria Callas’ın hayatını anlatan Maria filmini izledim. Film bitti ama ben bitiremedim. Maria’nın sesine mi, hayatına mı, aşkına mı, yoksa Aristotle Onassis denilen o tuhaf adama mı takıldım, bilmiyorum.

Bir tarafta Maria Callas… Dünyanın en büyük opera seslerinden biri. Öyle bir ses ki insanın kulağına değil, sanki geçmişine söyleniyor. İçinde aşk var, terk edilmek var, ihtiras ve gurur var. Bir kadının bütün yaraları ses tellerine yerleşmiş gibi.

Diğer tarafta Onassis. Gemiler, tankerler, paralar, adalar, krallar, başkanlar… Adam sanki ticaret yapmamış da dünyayı parça parça toplamış. Onu düşündükçe aklıma aynı şey geliyor: Aşk hırsızı.

Sanki “Ben çalarım. Fırsatı çalarım, ticareti çalarım, tarihi çalarım, gerekirse aşkı da çalarım,” diyor.

Maria Callas gibi bir kadının hayatına giriyor. Sonra Kennedy öldürülüyor ve yıllar sonra Onassis, Jacqueline Kennedy ile evleniyor. İşte orada duruyorum: Ulen Onassis, sen kadınlara mı âşıksın, yoksa tarihe mi? Maria Callas, Jacqueline Kennedy… Bu adam kadınları mı seviyor, yoksa kadınların taşıdığı hikâyeleri mi?

Belki bazı insanların hırsı para kazanınca bitmiyor. Para yetmiyor, gemi yetmiyor, ada yetmiyor. Bir noktadan sonra insan tarihin kendisine sahip olmak istiyor. Ama hayatın ironisi şu: Onassis’in gemileri vardı, Maria’nın ise sesi. Gemiler el değiştirdi, servetler dağıldı, masalar dağıldı. Maria’nın sesi hâlâ çalıyor. Demek ki dünyanın en büyük aşk hırsızı bile bazı şeyleri çalamıyor.

Angelina Jolie ise Maria’yı yalnızca oynamıyor; onun yalnızlığını, kırılganlığını, kibrini ve tükenişini yüzünde taşıyor. Bu performansıyla Altın Küre’ye aday gösterildi; film de özellikle görüntü yönetimi, kostüm ve oyunculuklarıyla ödül sezonunda dikkat çekti. Jolie’nin Callas’ın ses kayıtlarıyla kendi vokalini harmanlayan performansı da filmin en cesur taraflarından biri.

Ve Haluk Bilginer… Benim için filmin üzerindeki o küçücük garnitür. Hani tatlının üzerinde küçücük bir şey vardır; “olmasa da olur” sanırsın. Tadınca anlarsın ki onsuz o tatlı eksikmiş. Bilginer az görünüyor ama yetmiyor, doyamıyorsun. Bazen mesele kaç dakika göründüğün değil, kaç dakika sonra bile hatırlandığındır.

Maria bunu sesiyle yaptı. Haluk Bilginer birkaç sahneyle. Onassis ise bütün ömrünü bunun için harcadı.

Bazıları tarihe girmek için servet harcar, bazıları aşkları çalar, bazıları dünyayı satın almaya kalkar. Bazılarıysa birkaç dakika görünür, birkaç kelime söyler ve gider. Ama film bittikten sonra hâlâ onu düşünürsün.

İşte sanatın paradan intikamı da belki budur.