Adalet'in Enflasyonla İmtihanı

Ali amcamızın tapulu taşınmaz malından "B" belediyesi 2016 yılında yol geçirir, park yapar. Ali amcamız mülkiyet hakkına yapılan tecavüzden dolayı arazisinin belediyeye terki ve arazi bedelinin ödenmesine dair tazminat davası açar. Davanın istinaf ve temyiz dahil tüm aşamaları 2026 yılında nihayetlenir. Ali amcanın 2017 yılındaki 1 milyon TL'lik davası/alacağı 2026 yılında, yani 10 yıl sonra, yasal faiziyle 2 milyon beş yüz bin lira olmuştur. Sadece ana paraya faiz yürüdüğü, bankalarda olduğu gibi dönemsel faize faiz yürümediği ve yasal faiz yıllık %9 (son iki yılda, sağ olsun kanun yapıcıların yumuşamasıyla %24'ten) hesaplandığı için Ali amca, eline geçen 2 milyon beş yüz bin lira ile idare edecektir.

Ali amcanın taşınmaz malı başka bir ülkede olsaydı eline 1 milyon TL'nin on yıl önceki değerlemesi geçecekti. Dolarsa dolar faiziyle vs. Ama Ali amcanın taşınmazı Türkiye'de olduğu için uzun süren davada parasının satın alma değeri, dövizle veya malla neyle hesaplarsanız hesaplayın, faize rağmen %80 erimişti. On yıl önceki 1 milyon TL ile ev alabiliyordu; oysa bu parayla şimdi evin ancak pencerelerini alabiliyor.

Yani, davasını kazandığı, haklılığı ortada olduğu ve mağdur olduğu tescil edildiği hâlde, hukuk sisteminin ağırlığı ve haksızlık üreten mekanizması mevzuat ve enflasyonla birleşince Ali amcanın cebindeki 100 lira 20 lira hâline gelmişti.

Yine, geçtiğimiz günlerde A firmasının 2016 yılında B firmasına yaptığı faturalı, vergisi ödenmiş alışverişte yüz bin liralık bir alacak ihtilafına göz atıyordum. Borçlu firmaya/fabrikaya TMSF el koymuştu. TMSF el koyma yapınca ikişer yıllık "dokunulmazlık" kararları alıyor ve icraen hiçbir işlem yapamıyorsunuz. TMSF 10 yıl sonra bu işletmeyi üçüncü bir şirkete satıyor ama "dokunulmazlık" kararları tekrarlanmaya devam ediliyor. Hesap kısmına baktığımda, satın alan şirket bu parayı ödediğinde A şirketinin eline geçecek paranın basit döviz cinsinden %90 erimiş olacağını gördüm. Elli bin doları fiilen beş bin dolar hâline gelivermişti. Kaldı ki satıcı alacaklının sattığı malın fiyatı da iki misli olmuştu.

Bu ikinci örnekte de vergisini verip faturalı mal satan esnaf, hukuk sisteminin ağırlığı ve haksızlık üreten mekanizması mevzuat ve enflasyonla birleşince, 100 dolarlık satışından eline 10 dolar bile geçmeyecek. Bırakın sattığı malın eşdeğerini, belki de vaktiyle ödediği KDV'yi bile geri alamayacak.

Borçlar hukuku hocamız hep söylerdi: Bizim kanunlar Türk lirasını Amerikan doları yerine koyuyor; oysa sahaya çıktığınızda senelik %9'larda (henüz %24 oldu) seyreden ve sadece ana paraya işleyen yasal faizlerle adalet sağlamak ne mümkün?

Davalar ve takiplerle yitirilen, faizle karşılanamayan para değerinin istenebileceğine dair kanun hükmü de var. Ancak Yüce Yargıtay'ımız, Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen "özel zarar" şartı ileri sürerek adaletin tecellisine imkân vermiyor. Borcunu süründürerek ödeyenler bundan çok mutlu. Peki ya kanunlara saygılı vatandaş? Hak, hukuk nerede bu işte?

Ceza davalarındaki ve diğer yargı organlarındaki haksızlıkları bir yana bırakıp, sistemimizin yarattığı bu basit iki örnekle, Anayasal hukuk devleti ilkesi ışığında bulunduğumuz hali izaha çalıştım. Uygulamanın, “hukukun ilkelerine saygılı vatandaşın” hakkını her yerde ve vakitlice korumaya odaklanması lazım. Ancak o zaman ekonomiden sosyal hayata, her yerde göstergeler pozitife dönebilir.

Bunları düzeltmeden, yani hak, adalet ve güven gibi ekonomi hayatına dair arızalarımızı gidermeden, sadece mali teşviklerle yabancı sermayeyi çekmeye dair gayretlerimizin ne kadar sonuç vereceği düşündürücü değil mi?